Av. Doğan Erkan Yazdı… Meclis’ten geçen tezkereyle “Suriye Savaşı” yapılamaz

Suriye savaşının tüm siyasal argümanlarını –şimdilik kaydıyla – ikinci plana koyarak, hukuksal duruma, Savaş Hukukuna bakalım…

05 Mart 2020 0

Suriye savaşını Mustafa Kemal’in “millet mecbur olmadıkça savaş cinayettir” vecziyle değerlendirdiğimizi söyleyerek, bu en yalın özetten sonra Suriye savaşının tüm siyasal argümanlarını –şimdilik kaydıyla – ikinci plana koyarak, hukuksal duruma, Savaş Hukukuna bakalım…

Anayasanın 92. Maddesi uyarınca “Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.”

Dolayısıyla Saray, TBMM’den yetki almadan yabancı bir ülkeye silahlı kuvvet gönderemez. Saray’ın Devlet Başkanlığı hükümet sisteminden sonra Suriye ve Irak’da asker bulundurmak için ilk “hukuksal” dayanağı 03.10.2018 tarihli 1199 sayılı TBMM kararıdır. Bu karar önce 1 yıl süre ile 2019 yılı ekimine kadar uzatılmıştı. Daha sonra ise 08.10.2019 tarih ve 1231 sayılı TBMM kararıyla bir yıl daha uzatıldı.

Demek ki, Saray’ın dayandığı “şeklen” bir TBMM kararı (TEZKERE) var.

PEKİ BU TEZKERE’NİN KONUSU NE

Tam olarak ihdas edildiği biçimiyle şu:

“1231 Türkiye’nin Milli Güvenliğine Yönelik Ayrılıkçı Hareketler, Terör Tehdidi ve Her Türlü Güvenlik Riskine Karşı Uluslararası Hukuk Çerçevesinde Gerekli Her Türlü Tedbiri Almak, Irak ve Suriye’deki Tüm Terörist Örgütlerden Ülkemize Yönelebilecek Saldırıları Bertaraf Etmek ve Kitlesel Göç Gibi Diğer Muhtemel Risklere Karşı Ulusal Güvenliğimizin İdame Ettirilmesini Sağlamak İçin Hudut, Şümul, Miktar ve Zamanı Cumhurbaşkanınca Takdir ve Tayin Olunacak Şekilde, Gerektiğinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin Yabancı Ülkelere Gönderilmesi, Yabancı Silahlı Kuvvetlerin Türkiye’de Bulunması ve Bu Kuvvetlerin Cumhurbaşkanının Belirleyeceği Esaslara Göre Kullanılması” (1)

Yani tezkerenin iki konu unsuru var:

  1. Irak ve Suriye’deki TERÖRİST ÖRGÜTLERDEN ülkemize yönelebilecek saldırıları bertaraf etmek,
  2. KİTLESEL GÖÇ gibi risklere karşı güvenlik

Yetkinin asıl sahibi TBMM, bu koşulla yetkisini geçici olarak Saray’a devretti.

Her savaş normunda olduğu gibi, burada da siyasal düşmanların belirlenmesi söz konusu. TBMM’ye göre bu düşmanlar şöyle sayılmış:

“DEAŞ ve PYD başta olmak üzere Suriye’de varlığını sürdüren terör örgütleri…”

Bu tezkerede SURİYE DEVLETİ SAYILMIŞ MIDIR? HAYIR!

“Rejim” diye bile olsa bahsedilmiş midir? HAYIR!

Peki tezkerenin amaç unsuruna bakalım: “SURİYE VE IRAK’IN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ SAĞLAMAK”

İki unsuru birlikte değerlendirdiğimizde, Suriye ve Irak’da toprak bütünlüğüne engel güçler hangileri olarak tarif edilmiş oluyor? DEAŞ ve PYD…

Nitekim kararda atıf yapılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları da “Irak ve Suriye’nin bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünü” teyit etmektedirler.

Peki Birleşmiş Milletler’in “toprak bütünlüğü”nü savunduğu ve tezkerenin de aynı amaca atıf yaptığı süje hangisidir? Irak, ve 13 Ekim 1961’den beri Birleşmiş Milletler üyesi olan bağımsız Suriye devleti…

Dolayısıyla, Birleşmiş Milletler’in ve TBMM’nin toprak bütünlüğünü savunmayı amaçladığı devlet – Irak ve Türkiye’nin yanısıra -Suriye devletidir. Bu ölçütlere atıfla ve bu amaçlarla verilmiş bir asker bulundurma yetkisiyle, Birleşmiş Milletlere üye bir devletin topraklarında, bizim ve o ülkenin toprak bütünlüğüne yönelen terör örgütleriyle mücadele görev ve yetkisini aşarak, Birleşmiş Milletler üyesi bir devletin resmi güçlerine “rejim unsuru” diyerek saldıramazsınız! Bu tezkerenin saraya verdiği yetki ve görev asla bu değildir! En azından bu tezkereyle Saray bunu yapamaz!

Elbette Suriye’nin toprak bütünlüğüne karşı savaşan HTŞ ile birlikte savaşmak, onu desteklemek de bu tezkereye açıkça aykırıdır.

Ne demişti Türkiye güvenlik kaynakları, İdlip’de askerlerimize saldırılmadan önce?

“İdlib’de düzenlenen operasyon kapsamında, 10 Şubat’tan itibaren bu yana 1709 rejim unsurunun etkisiz hale getirildiği açıklandı” (2).

Açıklamanın tarihi: 27 Şubat 2020…İdlip’de Türk taburuna saldırılmadan önce…

Siz hangi yetkiyle orada asker bulundururken 1709  “rejim unsuru”nu etkisiz hale getiriyorsunuz? Ulusal bütünlüğünü korumaya gittiğiniz “rejim”iterör örgütlerinden kurtarmaya dönük Birleşmiş Milletler kararına atıf yapan TBMM tezkeresiyle…

Görüldüğü üzere Saray, TBMM’nin verdiği görev ve yetkiyi açıkça çiğnemektedir.

Peki, üyesi olduğumuz Birleşmiş Milletler’in 26 Haziran 1945 tarihinde kabul ettiği Birleşmiş Millet Şartı bu durumda nasıl hukuksal kurallar koyar? Bakalım:

BM Şartı’nın 2/4. Maddesinde: “Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.” denilmektedir.

24 Ekim 1970 tarihinde toplanan 1883. BM Genel Kurulu’nda kabul edilen “BM Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge” Ekinde belirtilen ilkelerin ilgili bölümleri şöyledir:

“Her devlet uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmak yükümlülüğündedir. Böyle bir güç tehdidi ya da güç kullanımı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ihlali anlamına gelir ve hiçbir zaman uluslararası sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılmamalıdır…

“Her Devletin, başka bir Devletin var olan uluslararası sınırlarını ihlal etmek amacı ile ya da toprak anlaşmazlıkları ve Devletlerin sınırları ile ilgili sorunlar dahil olmak üzere ULUSLARARASI ANLAŞMAZLIKLARIN ÇÖZÜMÜNDE ARAÇ OLARAK GÜÇ TEHDİDİ YA DA GÜÇ KULLANIMINDAN KAÇINMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ VARDIR

“Her Devlet, eşit haklar ve kendi geleceğini tayin etme ilkelerinin işlenmesi sırasında sözü edilen halkları, kendi geleceklerini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarından yoksun bırakan herhangi bir zora dayalı eylemden kaçınma yükümlülüğüne sahiptir…”

Bu ilkelerden sonra BM şartı 4 durumda, askeri kuvvet kullanmama kuralına istisna getirmiş ve bu istisnaları meşru savaş saymıştır:

  • Meşru müdafaa halinde kuvvet kullanımı (Madde 51)
  • Güvenlik Konseyi kararıyla kuvvet kullanımı (VII. Bölüm)
  • Güvenlik Konseyi faaliyete geçmeden önce beş sürekli üyenin kuvvet kullanımları. (Madde 106)
  • İkinci Dünya Savaşı boyunca “düşman” güçlere karşı kuvvet kullanımı. (Madde 107)

Bugün BM şartından somut koşullara uygulanabilecek iki hukuksal kural/istisna mevcut olduğunu söyleyebiliriz:

  1. Güvenlik Konseyi kararı (BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye “rejim”i ile bir savaş kararı yoktur.)
  2. Meşru Müdafaa halinde kuvvet kullanımı…

Elimizde kalan tek seçenek Meşru Müdafaa halinde kuvvet kullanımı “yasallığı”dır…Peki bunun için ne gerekir? Açıkça Suriye “rejimi”nden doğrudan bizim topraklarımıza yönelmiş saldırı…

Elimizi vicdanımıza koyalım. Suriye devletinden doğrudan ülkemiz topraklarına yönelmiş bir saldırı olmuş mudur?

Bilindiği üzere gencecik askerlerimiz, Suriye devletinin BM’ce tanınan resmi topraklarındayken saldırıya uğramışlardır ne yazık ki… Üstelik Türk hükümeti, “rejim unsurlarını yok ettik” açıklaması yaptıktan sonra… Çok acı… Ama gerçek daha acı…

TBMM tezkeresi dahi, Suriye ve Irak’dan gelen tehlikenin “rejim”den değil, orada bulunan terör örgütlerinden geldiğini ifade ederken, hatta buna karşı Suriye “rejimi”nin toprak bütünlüğünü koruma görevi verirken, acı gerçeğe bir savaş hukuku ihlalinin sebep olduğu ortaya çıkıyor…

Görüleceği üzere SARAY, TBMM tezkeresini ve BM şartı’nı açıkça çiğnemektedir.

Bu satırların yazarı, BM Güvenlik Konseyi’nin karar verdiği her savaşı da haklı bulmaz. Daha üstün İnsan Hakları dizgesini savunur. Ancak konumuz mevcut durumun “hukuksallığı” ile sınırlıdır.

Saray’ın TBMM tezkeresinin amaç ve konusu dışında kullanmasına ise bir yargı denetimi olmalıdır. Örneğin Tezkereye onay veren partiler, bu meseleyi Anayasa Mahkemesine taşıyabilirler ve “biz devlet başkanına bu yetkiyi vermedik” diyebilirler. Yaparlar mı bilemeyiz. Hamasetin, Uluslararası Hukukun yerini aldığı bir süreçten geçiyoruz zira…

TBMM TEZKERESİNDE GÖZDEN KAÇAN DETAY

Bugün Saray’ın uyguladığı Suriye ve Irak’da asker bulundurma –her üç ülkenin (Türkiye, Irak ve Suriye) toprak bütünlüğü için- yetkisinin yanı sıra çok tehlikeli bir yetki daha devraldığı gözden kaçmaktadır: “AYNI AMAÇLA YABANCI SİLAHLI KUVVETLERİ TÜRKİYE’DE BULUNDURMA YETKİSİ”

Saray’ın asker bulundurma yetkisini amaçtan azad ettiği de görüldüğü de, Tezkere ile ülkemize ABD askeri yardımı istenmesi şüphesi akla gelmektedir. Umarız bu hataya düşülmez. Zira ABD bir vesile Türkiye’ye asker gönderirse, bu asla “Türkiye, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü”nü korumak için değil, her üçünü de dağıtmak için olacaktır. İşte buna izin verilemez!

Bir hülya halinde düzenlenen BM Antlaşmasının başlangıç metnine atıf yaparak bitirelim:

“Biz Birleşmiş Milletler Halkları, …savaş felaketinden gelecek kuşakları korumaya, temel insan haklarına, adaletin korunmasına ve antlaşmalara saygı göstermeye, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklere saygı gösterilmesi için gerekli koşulları oluşturmaya ve daha geniş bir özgürlük içinde daha iyi yaşama koşulları sağlamaya, … uluslararası barış ve güvenliği korumak için güçlerimizi birleştirmeye… ve bu paralelde uluslararası kurumlardan yararlanmaya karar verdik.”

Bu hülyanın gerçek olabildiği “başka bir dünya” hayaliyle…

Av. Doğan Erkan Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ