Av. Tacettin Çolak yazdı… Yargıç duruşmadan kaçtı…

İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde yargı tarihimizde bir ilki yaşadık.

18 Ekim 2021 0

Genelde biz avukatlar duruşmaları terk ederiz.

Yargılamanın tarafsız bir şekilde yürütülmemesi, yargıçların usul ve yasaya uymayan keyfilikleri ya da yasal-makul taleplerimizin kabul görmemesi karşısında savunmanın haklı tepkisi olarak gündeme gelir, duruşmaları terk etmek.

Fakat, geçtiğimiz günlerde İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde yargı tarihimizde bir ilki yaşadık.

Biz değil, yargıç duruşmayı terk etti…

İstanbul 48. Asliye Ceza Mahkemesi yargıcı; HKP Genel Başkanı Sayın Nurullah Ankut’un savunması devam ederken, duruşmadan kaçtı, gitti…

Dahası savunmadan sonra “isnadın ispatı” kapsamında Ege Denizi’nde 20 adamız ve 2 kayalığın Yunanistan tarafından işgal ve ilhakına ilişkin Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri Sayın Ümit Yalım tanık olarak dinletilecekti.

Ceza Yargılamasının temel kurallarından olan yüz yüzelik ilkesi, savunmanın dokunulmazlığı, kutsallığı, bölünmezliği yargıç tarafından hiçe sayıldı.

Biz, daha duruşmanın başında SEGBİS’in (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) açılması talebinde bulunduk.

Talebimiz; “mahkemenin daha önce SEGBİS kayıt sistemi ile kayıt almadığı, katiplerin bu yönde eğitim almadıkları” gerekçesiyle reddedildi.

Bu red gerekçesinin doğru olmadığını elbette biliyorduk.

Zira duruşma salonunda SEGBİS kayıt sistemi için kurulu düzenek bulunuyordu. Önümüzdeki mikrofonlar bile açılıp kapanıyordu.

Yani yargıç daha baştan savunmaya yalan söyleyerek, haklı ve makul talebimizi reddetti.

Duruşmayı kilitlememek için ısrar etmedik.

Ama müvekkilimiz daha savunmanın girişinde; “ben burada savunma yapmaya gelmedim, tepeden tırnağa suça batmış çıkar amaçlı suç örgütünü yargılamaya geldim” diyerek masayı dağıttı.

Dava, Sayın Ankut’un daha önce İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yaptığı savunma nedeniyle açılmıştı. İddianame ise tamamen bu mahkemenin iki buçuk sayfalık duruşma tutanağından oluşmakta. Bu savunmanın neresinde, hangi ifadeler TCK m. 299’da tanımlanan Cumhurbaşkanına Hakaret suçu kapsamında değelendirilmiş? Buna ilişkin hiçbir açıklama yok iddianamede.

Öyle ki, Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk’un; 16 Nisan 2017 halkoylamasında oy verme devam ederken “mühürsüz 2,5 milyon oy pusulası ve zarfların geçerli olacağına” dair karar veren YSK’yı eleştiren sözleri bile iddianameye yazılmış.

İşin daha ironik yönü ise, Cumhurbaşkanına hakaret suçundan verilen ceza; “sanığın bir daha suç işlemeyeceğine dair mahkemede kanaat oluştuğu” gerekçesiyle İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nce TCK m. 51 uygulanarak ertelenmesine karşın aynı savunmalar ikinci bir suça konu edilmiştir.

Yani davadan dava doğurttular.

Davanın konusu Cumhurbaşkanına hakaret olunca yargı mekanizması davanın her aşamasında talimatla hareket etmeye başlıyor. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ve Adalet Bakanlığı aylık rutin olarak davanın seyri hakkında bilgi istiyor.

Bu durumda yargıçların ve savcıların vicdanının sesini dinlemesi ne mümkün?

Zaten bu dosyaların bazıları, yargıya doldurdukları yandaşlarının önünde.

Biliyoruz, bir TÜGVA yöneticisi olan Tamer Özsoy geçtiğimiz günlerde açıkladı, “yargıda benim tanıdığım 100’den fazla TÜGVA’cı var” dedi.

Kaldı ki, yargıda daha başka yüzlerce tarikat mensubunun olduğunu da biliyoruz.

Savunmalarımızda sürekli belirtiyoruz; ortada Anayasa’nın 101’inci maddesinde öngörülen koşullardan birisi olan “dört yıllık üniversite diploması” olan bir Cumhurbaşkanı yoktur.

Dahası TCK m. 299’da tanımlanan tarafsız bir cumhurbaşkanı da yoktur.

Kendisi AKP genel başkanı olarak önüne gelene hakaretler yağdıran birisinin kendine yapılan eleştirilere de tahammül etmesi gerekir.

Ama dinleyen kim?

Korkusuzca yapılan savunmalar karşısında ise ya yeni suç duyurularında bulunmaktalar ya da 14 Ekim günü yaşadığımız gibi (savunmaya sınır getiremeyince), “rahatsızlığını gerekçe gösterip, duruşmaya 5 dakika ara veriyorum” diye kumpas kurarak duruşmadan kaçıyorlar.

Bu yapıdaki yargıdan hukuka uygun kararlar beklemek ölü gözünden yaş ummakla eş anlamlıdır.

Velhasıl, Nurullah Başkan’ın savunmasında belirttiği gibi; “ortada bir tiyatro oynanıyor. Herkes kendisine verilen rolü oynuyor. Sadece biz kendimizi oynuyoruz doğruları ve iyi adamları oynuyoruz.”

Leonard Cohen’in dediği gibi; 

“Herkes biliyor zarların hileli olduğunu,
herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini,
herkes biliyor geminin su aldığını,
herkes biliyor dövüşün hileli olduğunu,
herkes biliyor iyi adamların kaybettiğini,
herkeste buruk duygular,
babaları ya da köpekler ölmüş gibi”…

Evet, şimdilik yargımızın hali pürmelali bu.

Ama böyle gitmez, gitmeyecek.

Bu devran dönecek…

Bizim yargıçlara önerimiz, Mevlana’nın dediği gibi;

“Günün yanında olmayın, gerçeğin yanında olun, gün geçer gider, gerçek ise baki kalır.”

Av. Tacettin Çolak Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ