“Başta işçi sınıfımız gelmek üzere” bir işçi direnişi ve işyeri işgalinin hikayesi

28 Ağustos 2019 0

Eski bir direnişçi işçi ile hoş bir söyleşi olmuştu. Kendini öne çıkartmayan, örgütlülüğe inanmış bir işçi.

Konuşmasına, ben bir işçiyim, diye başladı.

Lise yıllarında devrimcilerle tanıştığını anlattı. Bu süreçte çok sayıda kitap okuduğunu ve çeşitli eylemlere katıldığını, ancak o güne kadar hiç işçi eylemlerine katılmadığını ifade etti. Tabi çocuk yaşlardayız, işçiliği anlamıyoruz, demeyi de unutmadı.

Ve anlatmaya başladı. O konuştu, ben sadece dinledim.

Ankara’da 1991 yılında liseyi bitirdikten sonra işçiliğe başladım. 1994 yılına kadar çeşitli işlerde çalıştım. İşçiliği de çok anlamıyordum. Solcuydum, tek başınaydım, kimse yoktu benden başka.

İsyanım vardı, değişmeliydi bir şeyler ama nasıl? İşçi örgütlenmesi, sendikalaşma gibi terimler bana çok uzaktı.

1994 yılı başı itibariyle hayatım değişmeye başladı. Lise arkadaşımın da içinde olduğu çevredeki solcuların bir kargo örgütlemesi içinde olduklarını öğrendim. Onunla hâlâ görüşürüm. Ben de bu kargo firmasında örgütlenme yapmak için kurye olarak işe başladım.

Kargo işçiliği zor iştir. O dönem daha da zordu. Kilolarca yük taşıyorduk. İşçiliği öğrenmeye başlamıştım. Ama asıl işçilik aktarma merkezindeymiş, onu süreç içinde gördüm. Orada işçiler adeta çağdaş köle gibi çalışıyorlardı. Tonlarca yük sırtlarından geçiyordu. Uzun çalışma saatleri sosyal hayatlarını bitirmişti.

Birçoğumuzun sigortası yoktu. Fazla mesai, yol, yemek parası alamadığımız gibi ücretlerimizi 40-50 gün sonra alabiliyorduk.

İşte o zaman orada örgütlenme başlatanları daha iyi anlamaya başladım. Farklıydı onlar.

Konuştukça o günleri yeniden yaşıyor gibiydi.

Bir yol alınmıştı. Sendikaya üyelikler başlamış, üst ve alt işçi komiteleri kurulmuştu.

Sendikaya üyeliğimi yaptırdım. 

Bölgemdeki sendika üyesi 3-4 kişilik alt komite içinde yer aldım. Sonra üst komiteye de girdim. Her şey çok gizliydi. Ama örgütlenme sistemli bir biçimde yürüyordu. Bu komitelerde hem örgütlenme sürecimizi konuşuyor hem de sendikal mevzuat, İşçi Sınıfı mücadele tarihi hakkında bilgi sahibi oluyor, büyük güne hazırlanıyorduk.

Ankara’da kargonun 50’nin üzerinde şubesi ve bir aktarma merkezi vardı. Türkiye genelinde 3000’e yakın işçi çalışıyordu. Çalışanların çoğu kenar semtlerdeki gecekondularda oturuyordu. Önce bölgemdeki işçilerle sonra diğer bölgelerdeki işçilerle tanışmaya başladım. İşçilerin mahallerinde görüşüyorduk. Yoksul bir ailenin çocuğuyum ama benden daha kötü koşullarda yaşayan insanları gördükçe örgütlenme ihtiyacını daha çok hissettim. Ve tarafım daha çok netleşti.

İşçilerin daha insanca çalışma koşulları ve insanca bir yaşam için örgütlenmeleri ve de sendikalaşmaları gerekliydi.

İşte, devrimci gençlerle o dönemlerde tanıştım, dedi.

Bu süreçte öğretmenlik, tıp, hukuk, mühendislik, siyaset, iktisat okuyan üniversite öğrencileri vardı; hatta üniversite bitirmiş ama örgütlenme için kargoda o zor koşullarda işçi olarak çalışanlar bile vardı.

Geçmişte devrimci grupları tanımıştım ama bu duruma anlam verememiştim. Neden bu insanlar işçilik yapıyordu ki? Ve neden “başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere” diyorlardı?

Ne doğru ve “Ustaca” söylenmiş bir sözdü. Kimdi bu sözün sahibi?

“Tarafsızlık bizim harcımız değil. İşçi çocuğuyuz olduk olası: Başta İşçi Sınıfımızdan yana düşünüp davranmayı öğrendik. İnsanoğlunun ancak ve yalnız İşçi Sınıfı yanından gerçek insan olacağına inanıyoruz” ifadelerinin sözün tamamı olduğunu ve bu sözlerin Hikmet Kıvılcımlı’ya ait olduğunu öğrenmiştim.

Gözlerinin içi gülüyordu.

Örgütlenmemiz genişlemiş, Ankara’da üyemizin olmadığı şube kalmamış gibiydi. Umutlandık. İstanbul, İzmir ve tüm Türkiye’de örgütlenmeyi “başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere” diyen gençlerin yaptıklarını biliyordum. Dalga dalga büyüyorduk.

Ama karşımızda sadece patronlar değil, sarı sendikacılar da vardı. Ben sendikaların rengini, önemini orada gördüm ve de anladım. Sendika Merkezi İstanbul’da olduğu için örgütlenme İstanbul’da sarı sendikacılar tarafından engelleniyordu. Sendikal örgütlülük için de İstanbul olmazsa olmazdı. Elbette orada sendikanın tüm engellemelerine rağmen komiteli çalışma sürmüş, ciddi bir sayıya ulaşılmıştı.

Örgütlenmenin İstanbul ayağının sarı sendikacılar yüzünden tam oturtulamadan duyulmuş olması üzmüş onu.

Bir süre sonra işveren örgütlendiğimizi farkederek Ankara aktarma merkezinde 3 öncü işçi arkadaşımızı işten attı. Aktarma merkezindeki işçilerin çoğu, atılan işçilere sahip çıktı. 70 ‘e yakın işçiyle direniş başladı. Aynı gece şubelerde çalışan bizlerden de birer ikişer kişiyi atılan işçilerin yerine çalışsın diye aktarma merkezine götürdüler. Benim de içinde olduğum işçilerden bir kısmı çalışmayı reddedip direnişçi işçilere katıldık. Orası jandarma bölgesi olduğundan jandarma geldi. Tehditlere, baskılara göz yummadık. O gün sabaha kadar aktarma merkezinden ayrılmadık.

Ve bir gün sonra şubeler içinde atılan ilk işçi oldum.

Aktarma merkezinin önü mevzimiz oldu. Aylarca direnişimiz sürdü. Direniş yerine kilometrelerce yürüyerek geldiğimiz zamanlar oldu. Paramız yoktu, sendika da destek vermiyordu.

Direniş çadırımız jandarma tarafından yerle bir edildi. Yılmak yok bizde.

Mutluluk içinde sözlerini sürdürdü.

Ankara’yı eylem alanına dönüştürmüştük. Sokak sokak eylemler yapıyorduk. Gözaltılar yaşadık. Kafile halinde direnişi kırmak için getirdikleri işçileri ikna ederek kiminin sendikaya üye olmasını sağladık, kimi işi bırakıp gitti. Öyle ki o dönem 50 civarında Diyarbakır’dan getirdikleri işçiyi Ulus’ta bir otele yerleştirmişlerdi. İşçiler otel ile işyeri arasında servis ile gidip geliyordu, sokağa çıkmalarını yasaklamışlardı. Günlerce oteli aramış, sonunda bulmuş, durumu işçilere anlatmıştık. Ama o sıra işverenin paralı ve silahlı adamları ile kavga etmiş, onları da bir güzel benzetmiştik. O işçiler ise o günden sonra böyle bir onursuzluğu kabul etmeyerek evlerine dönmüştü.

Yüzlerce işçi ile kargo bölge müdürlüğü önünde vizite eylemi gerçekleştirdik. O eylemle sigortasız çalışan işçilerin, hatta atılan işçilerin geriye dönük sigortaları yapıldı. Eğer bugün emekli olacaksam o eylemle başlatılan sigortam sayesinde olacak.

Kızgın bir ses tonuyla yüz ifadesi değişti.

Biz bunları yaşarken sarı sendikacıları direnişe ziyarete dahi getirtememiştik. Çünkü sarı sendikacılığa karşı da mücadele veriyorduk. Direniş okulunda sarı sendikacılığın ve sınıf sendikacılığın ne olduğunu öğrenmiştik. Sendika merkezi açıktan bize tavır almıştı. Bizleri İstanbul’daki işçilerle bir araya getirmemeye çalışıyordu. Biz Ankara’da eylem yaparken onlar kafaladıkları işçilerle piknik yapıyorlardı.

Büyük bir heyecanla konuşmasını sürdürdü.

Ve bir gün, 12 Eylül Faşist darbesinden 14 yıl sonra Türkiye’de ilk işgal eylemini gerçekleştirdik. 60 işçiyle aktarma merkezini işgal ettik. Kapıları pencereleri koli ve çuvallarla kapattık. Yüzlerce polis ve jandarma aktarma merkezinin etrafını sardı. Suyumuz kesildi, yiyeceğimiz yoktu ama sınıf bilincimiz vardı. Direndik, yılmadık. İşgal eylemimiz 4 gece 5 gün sürdü. Biz içeride, ailelerimiz ve İşçi Sınıfı dostları dışarıda direniyordu. Annem yaşına ve de hastalığına bakmadan aktarma merkezi önünden ayrılmamıştı. Ellerinden öpüyorum.

Yüzlerce polisin müdahalesiyle eylem 1994 yılının 1 Eylül Dünya Barış Günü sabahı sert müdahale ile bitirildi. Birçoğumuz yara bere içindeydik. 4 gün gözaltında hücrede, daracık koğuşlarda kaldık. Bir tek sigarayı 4- 5 kişi paylaştık. Tüm bu süreçlerde dahi işçi komitemiz çalıştı, yön verdi eyleme.

O direnişi yaratanlar bu gün nerelerde derseniz…

Elinde benzin bidonu ile “gelmeyin kendimizi yakarız” diyen, en çok darp edilen o işçi önderi bugün bir öğretmen. O ve onun gibi direnişi ve işgal sürecini örgütleyen işçilerin ve üniversiteli gençlerin, öğretmen, avukat, mühendis, doktor, Mülkiyelilerin birçoğu hala İşçi Sınıfı içinde farklı görevlerde ama işçi önderi olarak mücadelesini sürdürüyorlar.

O direniş neyi gösterdi?

O işgal ve direniş İşçi Sınıfımız üzerindeki ölü toprağını kaldırdı. Ardı ardına işçi eylemleri başlattı. Yaprağın dahi kımıldamadığı bir dönemde İşçi Sınıfımıza umut oldu.

Sarı sendikacılara ne mi oldu? O işçiler sendikayı kongreye götürdü ve yönetime gelerek sarı sendikacıları saf dışı etti.

Ve sarı sendikacıların yenilmez olmayacağını gösterdi.

Ve o sendika bugün Türkiye’nin tek devrimci sınıf sendikacılığını yapmaktadır. Yüzlerce direniş, işgal ve zaferi İşçi Sınıfımıza armağan etti ve etmeye devam ediyor.

İşgalden sonra Sendikanın yeni yönetimi ile İstanbul’da o kargo firmasında 500 gün süren grev yapıldı. Gözaltılar, tutuklanmalar, kavgalar yaşandı.

Belki, o kargo firması daha da büyüdü ama o günkü koşullarda işçileri çalıştıramıyor. Başta dönemin tüm kargo firmaları ve diğer işletmeler kendisine çeki düzen vermek zorunda kaldı. İşçilerin sigortaları yapılıyor. Yol, yemek parası veriliyor. Sarı sendikacılarla işbirliği yaparak, kargo sektöründe sömürü düzenini farklı biçimde sürdürüyorlar. Ama asla o direnişi unutamıyorlar. Bir gün mutlaka kargo işçileri gerçek örgütlenmesini yapacaktır.

Bana gelince, dedi.

O günden bugüne hayatımda çok şey değişti. Mesela iki üniversite bitirdim ve kamu hayatına sosyolojik açıdan da bakıyorum. Ama hep işçi kaldım. Çünkü ülkemin her geçen gün artan yoksul insanlarının, emekçilerin, işçilerin o günlerden daha fazla örgütlenmeye ihtiyacı var.

Ben neler yapıyorum diye sorarsanız, İşçi Sınıfımızın mücadelesine katkı vermeye çalışıyorum.

Adımı söylemeye gerek yok; “başta İşçi Sınıfımız gelmek üzere” mücadeleye devam ediyorum.

Uzun bir konuşma oldu, dedi ve sustu.

O İşgalin ve direnişin adını söylemediniz, dedim.

Ha öyle mi? Dedi.

Evet, dedim.

Aras Kargo Direnişi ve İşgali dedi.

Sordum. O sendikanın adı neydi?

Soruma soruyla karşılık verdi. Ve sürdürdü.

İşkolunda olsun, olmasın hakları gasp edilen işçilerin yanında yer alan, sarı sendikacılığa ve parababalarına karşı mücadele eden, yine kendi iş kolunda olmamasına rağmen Real, Uyum/ Makro, Uzel Makina işçilerinin mücadelesi hangi sendika öncülüğünde yapılıyor?

Mehrali Yücedağ

BENZER KONULAR
YORUM YAZ