“Goeben” ve “Breslau” 105 yıl önce bugün satın alındı: Hala ders alınmadı

Aradan geçen 105 yılda, ülkenin adının değişmesine rağmen, Tefeci-Bezirgan kurnazlığının “herkesi ahmak, kendisini akıllı” sanmasının ürünü olan denge siyaseti, güncel siyasetimizde hala varlığını korumakta.

10 Ekim 2019 18 0

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Osmanlı İmparatorluğu‘nun girişine sebep olan, iki Almanya zırhlısının satın alınması olayı, 105 yıl önce bugün gerçekleşti. İngiliz donanmasından kaçan “Goeben” ve “Breslau” zırhlıları, Osmanlı İmparatorluğu’na satılarak “Yavuz” ve “Midilli” adlarını aldı. Böylece yöneticilerin “daha fazlasını kazanacağı” hayallerine kapıldığı Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na Türkiye de dahil edildi.

Aradan geçen 105 yılda, ülkenin adının değişmesine rağmen, Tefeci-Bezirgan kurnazlığının “herkesi ahmak, kendisini akıllı” sanmasının ürünü olan denge siyaseti, güncel siyasetimizde hala varlığını korumakta.

Emperyalist güçlerin Suriye’yi paylaşma savaşında savaşın her iki tarafı ile de “yakın” ilişki kuran iktidarın bugünkü eylem biçiminin özünü anlamak için, “Goeben” ve “Breslau” zırhlılarının satın alınma hikayesinin özünün kavranması faydalı görülmekte. Konu üzerine görüşlerini paylaşan Hikmet Kıvılcımlı‘nın değerlendirmesi, olayı bizzat yaşayan İsmet İnönü‘nün ifadeleri doğrultusunda, bugüne ışık tutmakta. Dolayısıyla kendisine ait “Hürriyetimiz ve Birinici Evren Savaşı Faciası” kitabının “Birinci Emperyalist Evren Savaşı ve Türkiye’nin Alınyazısı” yazısını, sizlerle paylaşıyoruz:


“Müttefiklerimizin” Türkiye’den Koparttıkları Et

 

Antika Tarih “TEKERRÜR”ler Tarihidir; Modern Çağda en çok ve hâlâ “TEKERRÜR” eden tek tarih Türkiye Tarihidir. Çünkü, bizden daha Antika millet ya kalmamıştır, yahut olsa olsa bu yolda Acem Şahı bizimle yarışabilir. Onun için: “Hiç tekerrür mü ederdi Tarih, eğer ondan ders
alınsaydı?” der şairimiz.

Birinci Emperyalist Evren Savaşı’nda Türkiye ne idi?

Onu yaşayan İnönü’den iyi kimse anlatamaz. Bakın, ne denli 1914 öncesindeyiz ve nasıl sonramızı elimizle koymuşçasına bulabiliriz.

Emperyalist Savaşa yarısömürge Türkiye nasıl sokuldu?

“Allah nasip ederse”, üçüncüsüne nasıl sokulacaksa, tıpkı öyle… Bile bile lades. Türkiye Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa (Balkanlı maşalar Rumeli’yi rahatça paylaşsınlar ve Trablus İtalya’da kalsın diye) dişe dokunur bütün otuz kırk taburumuzla Yemen İmamı’nın üzerine gönderilmişti.

Kim gönderdi?

Sözde “BİZ”. Gerçekte “İyi saatte olsunlar”; izi tozu saklanmış kim bilir hangi Emperyalist “MUHİBBİ”…

Geçelim o “Yemen ellerinde Veysel Karâni”liği. Gidince görüyoruz ki: Yemen İmamı’ndan daha Müslüman dostumuz yokmuş. Ne çare ki, “Trablus Destanı” yazılmış. Balkan trajedisi başlamıştı. İşte o günler A. İzzet Paşa, 1911’lerin yüzbaşısı İsmet (İnönü) Bey’e aynen şöyle diyor:

“Avrupa siyasi âleminde o kadar karışık meseleler birikmiştir ki, silâhlı çarpışmadan başka bir suretle halledilmesini mümkün görmüyorum.” (İsmet İnönü, Hatıralar, I. Kitap, Bilgi Yayınevi, s. 93)

Gene Türkiye ölümlerden ölüm beğenecekti. Enver Paşa’nın aynı İsmet Bey’e gönderdiği gizli şifre:

“(…) Telgraf, Alman Genelkurmay Başkanından geliyordu. Metnin son cümlesi bugün gibi hatırımdadır. “MUZAFFER OLANLAR GELECEKTE DÜNYANIN NASIL BİR ŞEKİL ALMASI LÂZIM GELDİĞİNİ TAYİN EDECEKLERDİR” deniliyordu.” (İ. İnönü, agy, s. 106, Majüskülleyen – H. Kıvılcımlı)

Yani altta kalanın canı çıkacaktı. Alman “muzaffer” olsa ne olacaktı?

Emperyalist canavarla yola çıkanın ne olacağı, daha ilk adımda belli oldu. Alman “müttefikimiz”, hemen Türk’ten bir parça koparıp Bulgar’a verdi. Bugün Amerikan müttefikimiz Kıbrıs’tan bir parça veya bir bütün koparıp NATO “ortağımız” Yunan’a verdiği gibi…

Neden verir?

Uşak kazanmak için.

Türk’ten çekinmez mi?

Hayır. Türk daha önce nasıl olsa kafeslenmiş. Başındakiler yüzde yüz garanti uşak. Ve İsmet İnönü, hâlâ 1914’ün çelebi Osmanlı yüzbaşısı gibi uslu uslu sızıldanıyor şöyle:

“(…) Trakya hududunun tashihi” adıyla gizlice “Bulgar ittifak müzakeresi” gereğince Bulgara: “(…) Edirne’nin Meriç batısındaki hinterlandı terk edilecek”ti… “(…) Büyük Savaşın en fedakâr olanı, en çok zayiat vereni, Türkiye’nin vücudunun doğranması ile işe başlan”mıştı. (İ. İnönü, agy, s. 106)

Bir Millet Nasıl Satılır?

 

Herkes şöyle bilir: Goeben (Göben) ve Breslau (Breslav) adlı iki Alman gemisi, kimseye danışmadan Karadeniz’e çıkıp Yavuz ve Midilli adıyla Rus limanlarını bombaladı. Alçak Moskof, (İngiliz veya Alman “Yüksek boyludur!”) Türk’e saldırdı… Oysa bu “sahneye koyuş” enayi avlamak içindir. Karabekir ile İnönü küçük birer kurmay subay olarak Avrupa gezilerinde Berlin’deki Türk sefaretine uğradıkları gün:

Berlin’de, Büyükelçimiz Mahmut Muhtar Paşa (…) Almanya’yla, Devlet (yani Türkiye, – H.Kıvılcımlı) arasındaki münasebetlerden haberli olmamaktan şikâyet eder.” (İ. İnönü, agy, 92)

Demek, Seferberlikten aylarca önce, Türkiye’de gizli bir kuvvet, Türkiye’nin resmen elçilerini de çiğneyerek, Türkiye’yi Alaman’a satmaktadır. Nitekim 4 Ağustos 1914 günü (Savaşın ilan edildiği):

“(…) O gün, akşama kadar, (Alman) Dışişleri Bakanı Simerman da dâhil olmak üzere, Alman ricalinden Hasan Cemil Bey’in öğrendiği sır şudur: (O gün), Almanya’nın savaş ilan ettiği gün, İstanbul’da Türkiye ile Almanya arasında bir ittifak antlaşması imzalanmıştır. Bu İttifak Anlaşması’nı biz (50 yıl Türkiye’nin en gizli arşivlerini elinde tutmuş, Devlet Başkanlığı etmiş İnönü! – H. Kıvılcımlı) hiçbir yerde bulamadık. Herkesin bilip, şikâyet ettiği gibi, bu ittifakın imzasından Kabine üyelerinin dahi haberleri yoktu.” (İ. İnönü, agy, s. 95-96)

“(…) Alman ricali, 4 Ağustos savaş ilanı günlerinde, İtalya ve Romanya’dan uğradıkları ümitsizliğe karşılık Türklerle ittifak etmekle teselli bulmuşlardır.” (İ. İnönü, agy, s. 96)

Bugünkü, yaşı benzemesin, “İkili Anlaşmalar”a hayli benziyor mu? AP: CHP’ye atıyor CHP: DP’ye atıyor… Balta ne oldu? Suya düştü. Su ne oldu? Manda içti. Manda ne oldu? Ormana kaçtı. Orman ne oldu? Osmanlıca yandı kül oldu! Koskoca İmparatorluk Türkiyesi’nin Emperyalist
Boğazlaşmasına baştankara sokuluşunu, başındaki hükümet ve devlet dahi nasıl oldu hâlâ bilemiyor. Sömürge bile o denli hayâsızca casus atlatmacalarıyla ateşe böylesine kolay atılamaz.

Orduyu Avlayıp Tavlama

 

Halk oy davarıdır. Millet ne kelime. Koca Resne dağlarına çıkmış, İstanbul’a dal dal boynuzlu Geyikle Hürriyet getirmiş, gâvur eşkıyaları dağdan indirip kucaklaştırmış, 31 Mart İrticaını yenmiş ORDU ne âlemde idi?

Emperyalizm için Ordu: Mustafa Kemal’in pek sevimlice takıldığı deyimle: “Simple Soldat” (Basit Asker) olarak her zaman kolayca tavlanıp uyutulabilirdi. Başındakilerden birkaçını “eğitirsin” topuna yalancıktan zafer çığlıkları uçurursun. Olur, biter.

“(…) Rus Ordularının saldırıları General Von Hindenburg tarafından tekrar tekrar önemli yenilgilere uğratılmışlardı. Bu zaferler memlekette yayılırdı. Özellikle ordu safları içinde bunlara mübalağalı değer vermeye çalışılırdı.” (İ. İnönü, agy, s. 97)

Kore’de, Vietnam’da az mı Amerikan zaferi dinledik? Maksat belliydi. Köroğlu biçimi kalkanlar “Gümbürder, gümbürder!” olsun yeter. Berlin’de Bahriye Nazırı [Donanma Bakanı] Von Tirpitz (Tirpiç), Ataşemiliterimize: “(…) Enver Paşayla Talat Beyin savaşa girme taraftarı olduklarını, Cemal Paşayla Cavit Beyin itiraz ettiklerini söylüyordu. İstanbul’da ordular içinde, kurmay subayları arasında bile savaşa girmek ihtimallerinin içyüzü üzerinde hiçbir bilgi yoktu.” (İ. İnönü, agy, 97-98)

Gerçek durum ise Alaman’ın stop ettiğiydi:

“Marne Savaşı’nı Almanlar kaybetmiş ve yeni bir tertiple savaşa devam etmek kararını vermişlerdi. Bizde, hükümetin ve Başkumandan vekilinin Marne Savaşı’nın kazanılmamasındaki anlamı hakkıyla kavramış olup olmadıklarını tahmin etmek mümkün değildi.” (İ. İnönü, agy, s. 98)

Amerikan yardımı gibi, Alman yardımı mı?

Ortada Kayzer Wilhelm’inkiyle bir ayarda kolalanmış Enver Paşa’nın dik bıyıklarından başka bir şeyler yoktu.

“(…) Sonradan çok mahrem [gizli] bir şekilde öğrenmiştim ki, Alman Amirali Souchon (Suşon) (Goeben-Yavuz’un kumandanı – H. Kıvılcımlı), Karadeniz’deki Rus Donanmasına hâkim kalmak ihtimalini taahhüt etmemiş ve savaşa girmek emrini aldığı zaman bu vaziyeti Enver Paşa’ya açıkça söylemiştir.” (İ. İnönü, agy, s. 98)

Olsun. “(…) Ordu savaşmak için tasavvur olunabilecek en iyi eğitim ve düzenle hazırlanmış bulunuyordu” ya… (İ. İnönü, agy, s. 98)

“Basit Asker”cik için yapılacak başka iş kalmıyordu: İTAAT! En acıklı, en mahrem korkunçlukları dahi bilen İnönü gibi bir zekâ şimdi şöyle konuşuyor:

“(…) Fakat bir emrivaki (oldubitti) halinde savaşa girdikten sonra, var kuvvetimizle savaşı kazanmaya çalışmaktan başka yapacak bir şey yoktu.” (İ. İnönü, agy, s. 100)

Bir iş çıkacağına inanıyor muydu?

Katiyen.

“Ben, daha başlangıçtan itibaren Almanlarla birlikte savaşa girilmesine taraftar değildim. Kanaatimce, (…) Almanların bu savaştan galip çıkmaları çok şüpheli idi. Buna karşılık, sonunda Almanların mağlup olmaları ihtimalini daha kuvvetli görüyordum.” (İ. İnönü, agy, s. 98-99)

Öyleyse?.. “İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah!” dememiş mi şair? Aristo mantığına bile çifte attıracak üçüzlü “İTAAT-SADAKAT” askerin şanındandır:

Birinci Tez: BOŞLUK: “(…) Görünüşe göre, memleket bir boşluk içinde sonsuz bir süratle meçhule doğru gidiyordu.”

İkinci Antitez: PAŞA BİLİR: “Bu müthiş vaziyette, ne yazık ki, Enver Paşa’dan başka dayanağımız yoktu. (Lâik Cumhuriyeti kuracağımız ne belli: Allah bile yok. Paşa var. – H. Kıvılcımlı) Enver Paşa, içine düştüğümüz macerada başarılı olursa (Nasıl? Tanrı bilir. – H. Kıvılcımlı), memleketin kurtulacağına inanıyordum.” (İnşallah! – H.Kıvılcımlı)

Üçüncü Sentez: YAŞA PAŞA!: “Aksi takdirde, devletin dağılması ve çökmesi kaçınılmaz bir akıbet olacaktı. Savaşı kazanmaya çalışmaktan, dolayısıyla, Enver Paşa’nın başarısına hizmet etmekten başka ortada KURTULUŞ çaresi görünmüyordu.” (İ. İnönü, agy, s. 100, Majüskülleyen H. Kıvılcımlı)

Kaptanın gemisi karaya oturdu: “Simple Soldat”ın bütün denizi burada bitiyordu! Allah göstermesin, yarın Teksas Başkanı bir hır çıkarsa…
Ordu, kardeşim, budur. Tanrı Orduyu korusun… Ya millet mi? ORDU-MİLLET’iz biz. Ve anadandoğma… ŞAİR-MİLLETİZ, vesselam. Öldüm Allah: DÜŞÜNCE’ye düşemeyiz.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ