İç Anadolu Bozkırında bir şövalye; Remzi Bey (I)

Bu yazıyı, mezunları arasında olduğum Seydişehir Endüstri Meslek Lisesi’nin 1978-1980 yıllarındaki Müdürü Sayın Remzi Özkaya’nın kaleme aldığı “Bozkırın Donkişotu” adlı anı-öykü kitabını tanıtma amaçlı kaleme aldım. Otuz sekiz yıl sonra sosyal medya ortamında karşılaştığım öğretmenim, benden de bahsettiği kitabını hemen kargoyla yolladı. İki gecede okudum. Haliyle bizim de anılarımız canlandı. Kitap tanıtım yazısı yazalım derken, geçmişe dalmış olduk. Dolayısıyla yazı normal boyutlarını çok aştı. Bu nedenle iki bölüm halinde yayımlanması zorunluluğu doğdu. Okuyucuya verdiğimiz zahmet nedeniyle özür dileriz.

15 Ağustos 2018 1

Yaşımız altmışa doğru yaklaşıyor. Hem 68 kuşağının dünyayı sarsan devrimci etkisi, hem de 12 Mart Faşizminin katliamcı yönetimi çocukluk çağımızda geldi geçti.

Ortaokulu bitirip 1977 yılında liseye adımımızı attığımızda ise yaşımız on dört.

İlçemizde, bir yanda sınavsız girilen ve solcuların etkin olduğu Lise var diğer yanda da meslek eğitimi veren ve “kısa yoldan hayata atılmayı” sağlayan Endüstri Meslek Lisesi.

Ailemizin de isteği ile Endüstri Meslek Lisesi sınavlarına girdim. Çok istediğim Elektrik Bölümü yerine, Metalurji Bölümünü kazanmışım.

Tam bilincine varmasak da o günlerde 1. MC hükümetinin faşist yönetimi ülkeyi kasıp kavuruyor. “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” diyerek faşist katliamların önünü açan Demirel Başbakan.

Okulların ve bilumum devlet dairelerinin liyakata bakmadan faşist militanlarca doldurulduğu günler.

Meslek Lisesine başladığımızın ilk günü, bir de ne görelim; eli sopalı faşişt bir müdür, sarkık bıyıklı öğretmenler, bahçede mehter marşı söyleyerek yürüyüş yapan öğrenciler, “kılıçlı, kalkanlı, üç hilalli, savaş tabloları” ile donatılmış koridorlar…

Yani her bakımdan faşist terör altında yapılan bir eğitim…

Burada öğretimden bahsetmek ne mümkün.

Bizden büyük bir avuç devrimci ise hemen her gün yaşanan saldırılara güçleri oranında karşı koyuyorlar. Okula girerken çıkarken sürekli bir arada bulunuyorlar ama orantısız güç dengesizliği nedeniyle genellikle hep dayak yeniyor. Bir gün eve giderken garaj bölgesinde (çocuk yaşıma rağmen) beni de bir güzel dövdüler.  Ama polise ve mahkemeye gitmek bile mümkün değil. Gidince bir de sen suçlu çıkıyorsun. Yani şikâyet ettiğine edeceğine bin pişman ediyorlar.

Her ne kadar MC Hükümeti Ocak 1978’de yıkılıp bağımsızlarla birlikte Ecevit hükümeti kurulsa da (faşist saldırılarda bir azalma olmadan) meslek lisesindeki ilk bir yılımız böyle baskı ve terör ortamında geçti.

78-79 Öğretim yılına başladık. Okul müdürü değişmişti.

Yeni müdür; kısa boylu, hafif kilolu, bıyıkları sarkık olmayan birisi.

Bir bayrak töreni sonrasında ilk konuşmasını yapıyor.

“Okula müdür olarak tayin olduğunu, yetkilerini sonuna kadar kullanacağını, öğretmen, öğrenci, personel herkesin görevini yapmakla sorumlu olduğunu, okul içindeki her öğrencinin düşüncesi ne olursa olsun kendisi için eşit olduğunu, herkesi kucaklayacaklarını, hoşgörülü olacaklarını, ama disiplini de elden bırakmayacaklarını” anlatıyor.

Yeni müdürün eşitlikten bahsetmesi, en azından sağcıları kayırmaması okulda bir avuç olan bizler için bir rahatlamaydı. Artık şikâyetlerimizi dinleyecek bir idare vardı. Kaldı ki, bizler hep savunma halindeydik. Hiçbir zaman planlı bir saldırımız olmadı.

Hava birden değişmişti okulda.

Yeni müdürümüz Remzibey; okulumuzdaki iki yıllık görevi boyunca gerçekten de ilk konuşmasında belirttiği ilkelerine sadık kaldı. Korkusuzdu, disiplinliydi. Sağ-sol ayırımı yapmadan tüm öğrencileri karşısına alır konuşurdu. Yani öğrenciyi adam yerine koyuyordu. Okuldaki hiçbir soruna kayıtsız kalmıyor, kendince çözümler üretiyordu. Boş geçen derslerimiz bir biçimiyle dolduruluyordu. Örneğin, İngilizce dersimize, kendisinin de dil öğrenme merakı olduğunu açık açık söyleyen bir ilkokul öğretmeni geliyordu. Meslek derslerimiz; fabrikadan mühendisler sayesinde verimli ve öğretici hale gelmişti. Okulun kantini düzelmiş, yemek bile çıkıyordu. Kaloriferler yanmaya başlamış, okul bahçesi yeşillendiriliyordu. Bahçeye yapılan havuz ile olası su kesintilerine önlem bile alınmıştı.

Fakat bir yandan da faşist saldırıların arkası kesilmiyordu. Geçmiş dönemdeki militan okul idaresi kalmadığından, saldırılarını Remzibey’e de yöneltiyorlardı. Okul bahçesindeki lojmanını kurşunladılar, arabasına bomba bile koydular.

Müdürümüz gerçekten kararlı bir şekilde olayların üstüne üstüne gidiyordu. Bugünden baktığımızda belki onaylayamayacağımız ancak o günkü şartlarda otorite sağlamanın zorunlu araçlarından birisi olan dayak yöntemine başvurmaktan da geri durmuyordu.

Meğer ki, müdürümüz içine düştüğü sarmalın farkındaymış.

Bakın tercihini nasıl yapmış:

“Otuz yaşında bir gençtim.

“Olayların içine dalmıştım. Önümde iki yol vardı; birincisi, düzene ayak uydurup kısa sürede yok olup gitmek. İkincisi, her şeye karşın, güç dengesizliğine bakmadan, Don Kişot gibi olayların üzerine gitmek ve dayanabildiğim sürece savaşımı sürdürmek. Ben ikincisini seçtim. Bozkırın Don Kişotu olmayı yeğledim.”

Hani “hayatım roman” denir ya.. İşte öyle bir yaşama baştan kara dalmış Remzibey.

Gerçi roman; yazarının hayal gücü, özlemleri, duygu yoğunluğu ile güzelleşir, kaliteli hale gelir. Tıpkı Cervantes’in 17. Yüzyıl başında yayımlanan, bugüne kadar aşılamayan ve modern romanın öncüsü olarak kabul edilen Don Kişot eseri gibi.

HKP Genel Başkanı Sayın Nurullah Ankut Cervantes’in Don Kişot eserini; “insanlığın, kaybetmiş olduğu cennetine yakılan bir ağıttır” diye bir cümlede özetleyiverir ve  “Amacımız, geleceğe Cervantes’in anlattığı gibi bir toplum ve doğa bırakmaktır” der.

Çünkü Cervantes romanında, kahramanı Don Kişot’a; insanlığın bir milyon yedi yüz bin yıl yaşadığı, sosyal eşitsizliğin olmadığı, yalanın, hilenin-hurdanın, kaypaklığın, korkunun bilinmediği, her türlü insancıl değerin en üstte tutulduğu toplum biçimini savundurtuyor.

Ama insanlık sınıflı topluma (feodalizme) geçtikten sonra şövalye değerlerini savunmak imkânsızlaşıyor.

Toplumdaki eşitsizliklere, adaletsizliklere karşı gelen ve kendisini; eşitliği-adaleti korumakla görevli sayan şövalye, bizim tarihimizde de Alp, Gazi anlamında bir savaşçıdır.

Müdürümüz de acısı-tatlısıyla dolu dolu ve bir şövalye kahramanlığı ile geçirdiği iki yıllık Seydişehir yaşamını, 333 sayfalık “Bozkırın Donkişotu” kitabında anı-öykü tadında ne kadar güzel anlatmış. Gerçi, hiçbir zaman gülünç durumlara düşmemiş, ama zor ve sıkıntılı durumlara çok düşmüş.

Kitabın adı ile içeriği mükemmel bir uyum sağlamış.

Laf aramızda, o günlerin hay huyu içinde Remzibey’in edebi yönünün bu kadar güçlü olduğunu fark edemedik. Daha doğrusu iki yıl içinde hiç bu yönlü bir ilişkimiz olamadı.

Kitapta adımın geçtiği iki bölümde de Militan Fahri’nin (Kör N..i) ve Din Dersi öğretmeni Abuzer’in (yanlış hatırlamıyorsam M. Ç….li) ispiyonları yüzünden müdürümüzle bir iki yakın temasımız olmuştu. Daha başka da olduğunu hatırlıyorum.

Yani hep siyaset ve gerilim ortamından kültüre, sanata, edebiyata vakit mi vardı ki?

Kitabımıza dönersek.

Remzibey; okulla birlikte Seydişehir’in tüm yaşamına değmiş.

Okulun yakıtını temin ettikleri petrolcü Osman; “şu anda yakıt yok, tankerler sırada, sıramız gelince getiriyoruz” yalanıyla ilçe kaymakamı dahil herkesi uyutuyor. Oysa müdürümüzün uyanıklığıyla Mersin’deki rafineri yetkilileri ile zamanın koşullarında güç bela yapılabilen telefon görüşmesinde ortaya çıkıyor ki, Osman, rafinerideki 50 tonu aşkın yakıtını çekmiyor, onların tanklarında tutuyor, petrole zam gelmesini bekliyor. Yani o zamanın karaborsacılarından, bölgenin Tefeci-Bezirgânlarından olan Osman vurgun peşinde.

Şimdi de öyle değil mi? İmar planı yapmadan önce yandaşlara ucuz fiyatla kapattırdıkları arsaları, plan sonrasında ateş pahasına elden çıkarttırmıyorlar mı?

Devam edecek….

Av. Tacettin Çolak

Av. Tacettin Çolak Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

Metin Durmaz

Bu özverili insanlar olmasaydı, bugün İran’dan farkımız olmazdı.