Mustafa Kemal, Antiemperyalizm ve Barış

Savaş tamtamları çalıyor ülkemizde. Bayır aşağı doğru gidişin olduğu bu günlerde, bir türlü toprağımızdan silinmeyen tefeci-bezirgan sınıfın daha fazla para biriktirmek uğruna giriştiği süreç içinde, üstünde en çok çarpıtma yapılan kelime barış…

27 Temmuz 2018 1

Barış, bizim topraklarımıza yabancı değil. 1917 yılında, Petrograd’ta Bolşevik Parti’nin Emperyalist Savaş’a karşı yıllardan beri çizdiği barış perspektifinin yansıması olarak, 4 yıl sürecek olan bir Kurtuluş Savaşı sonrası, ülkemiz bağımsızlığına ve sonra barışa ulaşmıştı. Bolşevik Parti ile Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın niteliği konusunda ayrışan ve bu kan dolu savaşın bütçelerine onay veren, günümüzde sosyal demokrat olarak adlandırılan partiler, o zaman “savaş” diyordu. Tüm dünyada, Emperyalist Savaş demeyen ve halkların boğazlaştırılmasına karşı barışı isteyen sadece iki parti mevcuttu.

Birincisini belirttik. Dünya üzerinde, Bolşevik Parti programını kabul eden tüm komünist partiler, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sona ermesini istiyordu.

İkincisi ise, bu savaşta sömürge konumuna düşen ülkelerin ulusal kurtuluş hareketleri oldu. Türkiye’den, Hindistan’a, Afrika’dan Güney Amerika’ya, emperyalist devletlerin arka bahçesi olan tüm sömürgeler, Emperyalizme karşı mücadeleyi ve Emperyalist Savaşa karşı barışı programlarına almışlardı.

Mustafa Kemal, bu programı çok fazla kan ve gözyaşı gören bir asker olarak benimsedi. Kurtuluş Savaşı sonrasında, harabe olan ülkede kazanılan zafere bile sevinememesi, bundandı. Bu tabloyu, Almanya’dan diyalektik materyalist tarihçi Johannes Glasneck şöyle aktarıyor:

“Zafer gününde güneş batarken, Başkomutan yolun kenarında durmuş, çenesini eline dayamış, önünden geçen sonsuz tutsak kollarını gözlüyordu. Yüzünde zafer kazanmış kişinin gülümsemesi değil, yorgunluk ve ezginlik okunuyordu. Fevzi Paşa’nın sonradan anlattığına göre, Kemal’in acılı yüz anlatımı ve uzun suskunluğu, yanında bulunan subaylar için dayanılacak gibi değildi. Sonunda olduğu yerde doğruldu ve duygularını anlatmak için uygun sözler aradı: O sırada önünden geçen ve savaşın neden olduğu kurbanlar, ona, insancıllığın ve barışın barbarlık ve fetih tutkusu üzerinde zafer kazanacağı güne kadar daha yapılacak ne kadar çok şeyin bulunduğunu göstermesi bakımından korkunç bir simge olarak görünüyordu.” [1]

Bugün yurtseverler olarak 30 Ağustos’u bir zafer olarak kutluyoruz. Ancak 30 Ağustos günü Mustafa Kemal, kutlama yapmıyor. Nasıl bir ülke kurtardığının ve mücadelenin nasıl süreceğinin farkında, mütevazı bir şekilde yaklaşıyor. Gerçekten de gelecekte onun bu mütevazılığının sebebi anlaşılıyor, çünkü zaferi kazandığı 95 yıldan beri, kendisi hakkında susuş, iftira ve çarpıtmalar sona ermedi. Sanki o saldırıları görerek, barış anlayışını şöyle açıklıyor.

“Biz, ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamaktan başka bir şey istemiyoruz. Haklarımızı çiğnememesini Avrupa’dan istiyoruz. Bizim dış politikamızda hangi devlete karşı olursa olsun, saldırganca bir niyet yoktur. Ama haklarımızı ve onurumuzu savunuyoruz, her zaman da savunacağız. Meclisimiz ve Meclisimizin hükümeti, savaşçı ya da serüven düşkünü olmaktan çok uzaktır. Bunun dışında, onlar, insancıllık ve uygarlık düşüncelerinin yerleşebilmesi için coşku ile savaşmaktadırlar. Bu ilkeler çerçevesinde sürekli olarak, gerek Batı dünyası ile gerekse Doğu dünyası ile iyi ilişkilerin ve dostluk bağlarının kurulmasına çalışıyorlar. Ama başka bir ulus benim ulusumu egemenliği altına sokmak isterse, kendisi bu çabasından uzaklaşıncaya kadar ben onun amansız düşmanıyım.” [2]

Mustafa Kemal’in kabul ettiği ve yukarıda özetlediği barış programının, maalesef onun iktidarı paylaşmak zorunda kaldığı sınıf ve zümreler tarafından içi boşaltıldı, susuşa getirildi ve hiç edildi. O, barışa verdiği önemi, “Yurtta barış, dünyada barış” sözüyle özetlese de, bunun çok ötesinde bir parspektifi olduğunun farkına varmamız gerek. O hiçbir zaman, mücadeleye dayanmayan, teslimiyetçi bir Barış’ı savunmadı. Ama en haklı Savaş’ı dahi zaferle sonuçlandıktan sonra, insanlığın çektiği acıları duyumsaması; bu acıların bir daha tekrarlanmaması için Emperyalizmin tarih sahnesinden kalktığı ve ancak bu koşullarda eşit bir üretim toplumu ile kalıcı bir Barış sağlanabileceği öngörüsünü yarattı.

Bugün tüm binalarda Atatürk resimleri, plazaların üstünde Atatürk posterleri görebilirsiniz. Barışla ilgili olarak bu sözü de görebilirsiniz. Ancak onun barışla ilgili çok açık biçimde söylediği sözler, hasır altı edilir.

“Yapacağımız çok şey var ve bütün bunlar ancak barış zamanında yapılabilir.” [3]

“Yalnız kılıçla zafere ulaşabileceğine inanan kimse, sonunda yenilgiye uğrayacaktır. Asıl zafer, sabanla kazanılabilendir. Saban, her zaman kılıcı yenmiştir.”[4]

“Bütün dünyayı kaplayan bir barış içinde insanlığın gerçek mutluluğu, ancak, bu yüce ülkü için savaşanların sayısı yükselince olanaklı duruma gelecektir.” [5]

Şunu atlamayalım. Mustafa Kemal’in iktidarı sırasında, barış tam olarak sağlanamadı. Tarihi kişiler değil, sınıflar yazıyordu. Ülkenin çeşitli yerlerinde, hem sınıfsal çelişkilerin yol açtığı huzursuzluklar, hem ulusal sorunun meydana getirdiği isyan ortamı hem de uluslararası parababaları örgütlerinin müdahaleleri vardı. Bunlar doğaldı ve dünya üzerinde sömürüsüz düzen yaratılıncaya kadar var olacaktı. Ancak Mustafa Kemal o günü düşünmüyordu. Gelecekte değişen şartlar için barışı bir ilke olarak takipçilerine bıraktı.

Değişen şartlar, bugün bize günün şartlarına uygun bir barış programını dayatıyor. Barışı nasıl kazanacağız? Çok sevmediğim emperyalist bir politikacının sözü “Barış için savaşa hazırlan” maalesef kendisini dayatıyor.

Bugün ülkemizin gerçekliğini, tıpkı Mustafa Kemal’in Nutuk’un girişinde belirttiği yöntemle değerlendirmek gerekir. Ülkemiz, uluslararası parababalarının oyuncağı olmuş Finans-Kapital zümresi ve Tefeci-Bezirgan sınıfın elindedir. Yerli parababaları da Türkiye’nin parçalanmasına seyirci kalmaktadır. Parlamento “muhalefet”i, tek işi belediyede ihale kovalamak olan siyaset bezirganları tarafından oluşmakta. Gerek medya, gerek terör, gerek ayrımcılık yoluyla halk içinde gerçek olmayan bir ayrışma yaratılmakta.

Bu savaş ortamında “barış” sloganı da, gerçekten eziyet edilen, ayrıştırılmaya hazırlanan, gönlü kırılan bir halkın mağduriyeti kullanılarak siyasi çıkar elde etmeye çalışanlar tarafından dillendirilmekte. Onlar Avrupa Birliği ve çeşitli ajan örgütler tarafından aldıkları fonlarla, makamlarla kendi geleceklerine bakmaktalar ve barış sloganını bu rantın kapısı olarak kullanmaktalar.

Bu slogan, burjuva sınıflar tarafından kirletilmiş olabilir. Ancak barış, yurtseverlere Mustafa Kemal tarafından bırakılan bir ilkedir.

Barışı kazanmak için savaşmak gerek ise ikinci bir Kurtuluş Savaşı ile barışı kazanmak zorundayız. Bu savaş ise ancak başta işçi sınıfı olmak üzere, üreten ve yaşatan halkımızın önderliğinde, onun çıkarlarını savunan bir partinin öncülüğünde gerçekleşebilir. Önce Anadolu, sonra Ortadoğu, sonra tüm Dünyada, Emperyalizmin yenilgiye uğratıldığı, Halkların eşit ve kardeşçe yaşadığı bir Barış, ancak böyle kurulabilir.

Özgür Gülsoy

[1] JohannesGlascneck, Kemal Atatürk ve Modern Türkiye, Cumhuriyet Yayınları C.2 s.129 
[2] JohannesGlascneck, Kemal Atatürk ve Modern Türkiye, Cumhuriyet Yayınları C.3 s.73
[3] JohannesGlascneck, Kemal Atatürk ve Modern Türkiye, Cumhuriyet Yayınları C.3 s.75 Aktarım: Atatyurk, IzbrannyeReçi s.238
[4] JohannesGlascneck, Kemal Atatürk ve Modern Türkiye, Cumhuriyet Yayınları C.3 s.75
[5] JohannesGlascneck, Kemal Atatürk ve Modern Türkiye, Cumhuriyet Yayınları C.3 s.89 Aktarım: Atatyurk, IzbrannyeReçi s.265

Özgür Gülsoy Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ