Mustafa Kemal’i gerçekten sahiplenenler

Sivil örümcekçiliğin algıları ile siyaset yapan, Türkiye topraklarında turist olarak yaşayan “solcuların” (burjuva sosyalistlerinin) bu kavrayışı anlayamaması doğaldır. Çünkü onların amacı Türkiye’yi sömürücü sınıflardan temizlemek değil, onların dili ile söylersek “yaşam alanlarını savunmak” yani günlerini kurtarmaktır.

11 Şubat 2019 91 0

O talihsiz geri sıçramanın, yani SSCB’nin sona ermesinin ardından, Dünyamızı bir virüs esir almış durumda… Sivil örümcekçilik virüsü. En sağından en “sol”una kadar, egemenliği elinde bulunduran siyasi ekipler bu virüsün etkisi altında.

Söz konusu virüsün etkisi altında düşünce felcine uğramış arkadaş Mustafa Kemal neden Marksist-Leninistlerin bir kısmı tarafından savunulmakta diye feryat ediyor bir yazısında. [1]

Kısaca özetlemek gerekirse, Mustafa Kemal’in önderlik ettiği ulusal nitelikli kurtuluş hareketi, sosyalizme yuva olan değerleri, gelişimi ifade etmekte. Tıpkı Bolivar’ın, Jose Marti’nin ifade ettiği gibi. Tabii ki sınıf mücadelesinin ışığı altında o yuvanın modern gericilik olan Finans-Kapital tarafından nasıl parçalanmaya çalışıldığını, bu durum sonucunda Kürt ve Türk halkından sömürülen tabaka ve sınıfların acılarının nasıl arttığını ortaya koymalıyız. Bu kavrayışa sahip olamadığımız anda kendimizi sıradan, sorgulamayan, bir oy veren / seçmen olarak buluruz. Ancak Türkiye’de sosyal düzenin değişimini isteyen kişiler olacaksak, Mustafa Kemal’in ve önderlik ettiği hareketin değerini eğip bükmeden kavramak zorundayız. Bugün Mustafa Kemal’i gerçekten sahiplenen, onu hakkı neyse öyle değerlendiren kişiler, işte en “rahatsızlık verici” kişiler onlardır.

Sanıldığının aksine, bugün o ruhu taşıyanların büyük kısmı Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu partide değildir. Hatta geçmişte Atatürk’ün önderliğini yaptığı partinin bugünkü haliyle de, sınıfla da uzlaşmayan, bu yüzden de toplamda bin yıllarca hapislere çarptırılan geçmişleri vardır. 50 yıl öne, Mustafa Kemal’in, kendisine dost görünenler tarafından öldürülmeye (beden ve devrimci ruh açısından) çalışıldığını, nesnel bir bakış açısı ile ortaya koyanlar da yine onlardır.

ATATÜRK’Ü ÖLDÜREN NEDENLER

Türkiye’nin son yarım yüzyılına kişiliklerinin damgasını vurmuş görünen iki kahramandan birinin “İhtilâlci”, ötekisinin “Nizamcı” karakterleri bu bakımdan birbirini tamamladı ve sosyal eğilimde ortak yanlarını kaynaştırdı. “Ulu önder”, gene tarihsel devrimler geleneğine dayanarak, karşısına çıkabilecek herkesi, önce acı güç kullanamıyacak “sivil” durumuna soktu : “Kuvayı Milliye zamanı uzaktan yakından politikayla temas eden ne kadar kumandan ve subay varsa, yaverlerine kadar, hepsi sivil olmuşlar ve çoğu meclise katılmışlardır.” (Fâ. [3]; s. 345). Burada kişi kaprisi değil, enkonsiyanın etkisi gibi derinlere işlemiş sosyal eğilim kendine yol açıyordu. Nitekim, kadim Pers Devletinden beri yerleşik olan : Askeri-sivil güçleri bölme tekniğine uygunca, Atatürk, hemen bütün devlet işlerinden “Yüce Hakem” rolüne çekildi : “Yalnız. dış politikaya devamlı bir ilgi göstermiştir. Bunun dışında Hükümet İsmet Paşaya, Ordu Fevzi Paşaya emanetti. Bazı meselelerde şikâyet ve tenkitler üzerinde müdahaleler yapmak ve hakem rolünü oynamaktan başka Hükümet işleriyle pek yorulmazdı.” (Fâ., s. 350). “Hükûmet işleriyle pek baş ağrıtmamıştır. Bütün inkılâplar Atatürk’ ündür. Dış politika, bâzı bayındırlık (imar) işleri, Orman Çiftliği, Yalova, Florya vs. gibi… Bir de dil ve tarih dâvalariyle uğraştı.” (Fâ., s. 472).

En basit dil işinde : “İşi başkalarına bırakamam” diyen Atatürk mizacında bir insanın tümüyle devlet işini başkalarına bırakması kahredici sosyal determinizmdendi. Varolan sosyal “DÜZEN”e ve “HİYERARŞİ”ye kart blanş verilmezse yaşanmazdı. “O bir kuru kabadayı değildi. İnsanın kendisini boşuna harcamasından topluluğun bir şey kazanamıyacağını pek iyi anlayanlardandı.” (Fâ., 508) deniyor. Doğrusu bunun tersidir: Atatürk kendini yazık ki harcamıştır. Harcayışının sebebi, dilediğini yapamamasıdır. Kızkardeşi Makbule hanıma gazeteci soruyor : “Büyük Atatürk birçok işler yapmış… Acaba, bunların içinde hangisi kendisi için daha mühimdi?” Hanım, düşünmeye lüzum görmeden şu cevabı verdi : “- Hiçbirini ötekine tercih etmiyordu… Daha doğrusu onlardan hiç birini dilediği çapta kabul etmiyordu. Daha çok şeyler yapmak, daha büyük inkılâplar yaratmak niyetindeydi…” (Milliyet, 16 Kasım 1955 : Ağabeyim Mustafa Kemal no : 7). Şimdi gericilerin ağzına sakız edilen Atatürkün içkiciliğini göz önüne getirelim. Her keyif veren zehir: hayat baskısına enkonsiyan protestoda bulunmak için taksitle intihar etmektir. Atatürk’ü içki intiharına götüren içgüdü ne idi? “Daha büyük inkılâplar yaratmak niyeti”ni gerçekleştirememek baskısı. Bay Falih’in kendisi yazıyor : “Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sıralarda hiç içmez veya pek az içerdi.” (Fâ., 493). Demek Ata’yı içkiye sardıran şey, “Kendini boşuna harcaması” : dileğine rağmen “Daha çok şeyler” yapamayacak ortamda kıvranmasıydı.

Sosyal sınıf eğilimleri önünde tek kişinin trajedisiydi bu. Ne kadar ULU olursa olsun, ergeç, kişinin rolü sosyal sınıfların etkisiyle yönetiliyor yahut eziliyordu. Düşünce ve sınıf alanından iki canlı örnek :

Atatürk ve düşünceleri : “Uzun gecelerde, arasıra bir takım düşüncelerini dikte ettirmek Atatürk’ün âdetiydi. Kalabalık arasında : “- Bunları gazetene koyarsın” derdi. Pek çok defa bu diktelerde bir “Dikişsizlik”, bir “Gelişi güzellik” olduğu için, biz notları ertesi gün kaybederdik. Kendisine söylediğimizde : “- İyi ettiniz. Zaten mesele vakit geçirmektedir.” derdi.” (Fâ., 473) deniyor. Yapacak o kadar çok şeyi bulunan kimse, vakti boşuna geçirmek ister miydi? Fakat işte, sofrasında ün alan bir kapıkulu gazeteci bile, Atatürk’ün düşüncelerini sansür edebiliyordu. Atanın “Dikişsiz” sayılan düşünceleri nelermiş? Gerçekten öyle bile olsalar, onları o hâle getiren kimlerdi?

Atatürk ve sosyal sınıf ilişkileri: Yazar soruyor: “Etrafındaki bu adam ve seviye karışıklığının sebebi ne? Bir akşam, yanındaki hanıma sofrasındaki bir dâvetliyi göstererek : “- Bu adamın ne bayağı olduğunu bilmezsiniz! ” demişti. Hanım şaşırarak : ” Aman Paşacığım, öyleyse, ne diye sofranıza alıyorsunuz?” demesi üzerine : “- Ha, işte… Onu da sen bilmezsin, kızım.” cevabını vermişti. Bu devrin, kendisine eski komitekâri taktiklerden faydalanmak zaruretlerini duyuran hususiyetlerden gelir.” (Fâ., 354)… Yâni, hanımcağız insanüstü kahramanın çevresini dileğince yaratıp yok edebileceğini sanıyordu. Kahraman ise, sosyal ilişkilerden nasıl bağımsız kalınmıyacağını anlatıyordu. Kişi olarak Atatürk, bütün tiksintilerine rağmen, içine düştüğü veya içine işlemiş çevre sınıf insanlarını kontrol altına alamıyordu.” [2]

Sürekli vurguladığımız gibi, Finans-Kapital (bugünkü TÜSİAD, TİSK, TESK), Mustafa Kemal’e dost görünümlü bir düşmandı. Bugün de görüldüğü gibi, uluslararası emperyalizm ile birlikte, sivil örümcekler aracılığı ile mirasını yemekle meşguller. Neler neler duymuyoruz, görmüyoruz ki bu partide… “Yeni” olduğunu, “sağdan oy almak” adına türbana dolandığını, yönetiminde her türlü şeriatçı, ajan örgüt öğrencisi, organize suç örgütü sempatizanına yer verdiğini, Kürt ve Türk ulusunu katillikle itham edenleri milletvekili yaptığı, 15 Temmuz hesaplaşmasının ardından Taksim’de, Yenikapı’da gerçekleşen eylemlerde organize suç örgütüne meşruluk zemini sağladığını, sarı sendikacının, karşı-devrimci “akademisyen”in yuvası olduğunu… Partinin başına çöreklenmiş, ikinci enternasyonalin fon örgütlerinden maddi ve manevi destek alan vakfın marifetleri ile Mustafa Kemal’in mirası (hem maddi hem manevi anlamda) yenmektedir ve bu eylem gösterdiğimiz gibi yakın zamanda başlamamıştır sanılanın aksine.

Tarihsel süreci kavrayamayan ya da çeşitli çıkarlar dolayısıyla görmezlikten gelen sıradan, sorgulamayan seçmenin Mustafa Kemal sempatizanlığı ya da Mustafa Kemal metalaştırması artık değer etmemektedir. Yani bilinçli bir yurtseverlik yerine, şovenizm kokan bayağılıklar metelik etmemekte, hatta bilinç bulandırmaktadır.

İşte Proletarya Devrimcileri, tam da bu boşluğun altını doldurabildiği sürece anti-emperyalist cephenin öncüleri haline gelmekte, Mustafa Kemal’in ruhunu verdiği (doktrine ettiği) Türkiye’nin bağımsızlığı davasına gerçekten sahip çıkanlar olmaktadırlar. Tabii ki bunu güncel sorunların değerlendirmesi ışığında gerçekleştirmekteler.

Sivil örümcekçiliğin algıları ile siyaset yapan, Türkiye topraklarında turist olarak yaşayan “solcuların” (burjuva sosyalistlerinin) bu kavrayışı anlayamaması doğaldır. Çünkü onların amacı Türkiye’yi sömürücü sınıflardan temizlemek değil, onların dili ile söylersek “yaşam alanlarını savunmak” yani günlerini kurtarmaktır. Bu yüzden demokrat gördükleri ajan örgütü patentli milletvekillerine üzülmekle meşgul olurlar. Ağustos böceğinin hikayesinde olduğu gibi, meclisteki parababaları muhalefeti de siyasi etkinliklerini bu hareketlere emanet ederler. Ancak kış bastırdı mı sus pus olur, en akla gelmeyecek saçmalıklarla halkı oyalarlar. Emanet olarak koltuk verdikleri örgütleri de azarlayarak azlederler (DİSK ve Türk-İş içinde bu mücadelelerin yansımalarını görebilirsiniz).

Onların aksine, proletarya devrimcileri için olay dupduru ve nettir.

Devrimci Gençlik Önderi Deniz Gezmiş yoldaş “Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz.” diyerek başlamıştı savunmasına…

Bugün güya bayrağı en önde taşınacağı iddia edilen Mahir Çayan ise Mustafa Kemal’in içinde bulunduğu durumu netçe ortaya koyuyordu.

“Mustafa Kemal, dünyada ilk defa zaferle sonuçlanmış bir halk savaşının büyük bir lideri, mazlum ulusların emperyalistleri alt edebileceğini ilk defa gösteren bir ihtilalci olarak, cephelerden cephelere vatan müdafaası için geçen hayatından dolayı sosyal sistem ve doktrinleri incelemeye zaman bulamadı.

Gazi Mustafa Kemal’in emperyalizme ve kapitalizme karşı savaş açmasına rağmen sosyalist olmaması, iç ve dış dinamiklere bağlı idi.

Bu yüzden hiçbir sosyalist Mustafa Kemal’i kınayamaz, yargılayamaz.

Mustafa Kemal’in o ortamda anti-emperyalist ve anti-feodal düşünce ve aksiyon içinde olması bile önemli bir şeydir.” [4]

Bugün işbirlikçi parababaları iktidarına ve muhalefetine karşı Mustafa Kemal’in bağımsızlık ve laiklik ilkelerini savunmak ve olması gereken sonucu olan sosyal devrim ile tanıştırmak, Proletarya Devrimcilerinin görevidir.

Görevi omuzlayarak, daha da ileri taşıyanlar, kazanacaklardır.

Özgür Gülsoy

[1] İsmail Güney Yılmaz – Pop Kemalizm http://www.fikirkarargahi.com/pop-kemalizm/
[2] Fâ. : Falih Rıfkı Atay – Çankaya adlı eserinden alıntıları göstermek için, Hikmet Kıvılcımlı tarafından bu şekilde kısaltımıştır.
[3] Hikmet Kıvılcımlı – Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, sy. 190-191-192. Alıntıdaki italikler, okuyucunun anlayabilmesi için, bolda çevirilmiştir – Ö.G.
[4] Mahir Çayan – THKP/C Savunması, sy. 120

Özgür Gülsoy Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ