Özgür Gülsoy yazdı… Baş eğmeme hakkı

Çalışanların idaresi ve sorun çözümünü aşacak olan, çalışanların kendilerinin idaresi üzerinde söz sahibi olmalarından geçmektedir. Kişiliğini koruyan, tüm haklarını koruyabilen olacaktır.

12 Ekim 2021 0

Yurtdışından ne yağar ki, Türkiye Burjuvazisi kabul etmez? O yağan yağmurdan düşen damlalardan biri de, çalışan davranışlarını genelleyen, kalıplar halinde öngören kişilik değerlendirme yöntemleri…

Günümüz şirketleri, davranış bilimlerinden kök aldığını iddia eden ve yurtdışından olduğu gibi ithal edilen “bilimsel” çalışmalara paralar dökmekte, “uzman” psikologlar ve “yaşam koçları” ile çalışanlarının “uyumlu”, “akıllı uslu” kişiler olması için uğraşmakta. [1] İnsan kaynakları departmanları, – mevcut iş yükü yetmiyor gibi – en sıkışık zamanda çalışanların programlarını bu safsatalar ile dolu eğitimlerle doldurmakta.

Şirketlerimiz böyle yapar da, akademi boş durur mu? Üniversitelerimizdeki davranış bilimleri derslerinde de, şirketlerin bu talebini bir temel olarak belirlemesi rastlantı değil. Düşünün, dünyada üretime katılan milyarlarca insan var, birbirinden farklı gelişim koşulları olan yüzlerce ülke var, davranış bilimleri içeriğine dahil edilen ve genelde ABD ekollerinin üretimi olan bakış açısı ile milyarca insan hakkında kişilik genellemeleri üretiliyor. Oysa dünyamız o genellemelere uymayacak kadar fazla insan kişiliğini barındırmakta.

Bununla bitmiyor şirketlerin çalışanlarından istekleri. Şu büyük “demokrasi lütfu”, işçilerin kulağına en az bir defa çalınmıştır; “Şirket dışında ne yapıyorsan yap, şirket kapısından girdiğinde dışarıdaki tavrını, düşüncelerini, kişiliğini buraya yansıtma”. Burada kastedilen şey işe dikkatini vermek değildir. Kişiliğinizden, kendi özgün davranışlardan, sizi siz yapan çelişkileri bükün, size tanımlanan kalıpları aşmayın denmek istenmekte. Kısacası: “Çok fazla sıkıntı yaratmayın.”, “İcat çıkarmayın”, “Felsefe yapmayın”

İşverenin “Aman huzurumuz bozulmasın” diyerek ön almaya çalıştığı şey aslında sizin üretim hızınızın yavaşlaması değil, tam da tekelci kapitalizmin özelliğine uygun olarak, öncelikle tekniği geliştirebilecek ve çalışanın girişimini kullanabileceği her şeyi kısıtlamaktır.  İster direkt üretimde, ister endirekt üretimde olsun, işçiye bir parçacık zaman ya da girişim yaratacak tüm geliştirmeler, demokrasinin “D”sinin bile bulunmadığı şirketlerin korkulu rüyasıdır.

Şirketlerin korkulu rüyasının altındaki bir başka sebep, çalışma sürecinde çıkacak çatışmaların önüne geçmek olarak öne sürülmekte. Kaldı ki yaşamın herhangi bir yerinde çatışmaların olmaması, yaşamın işleyişine aykırıdır. Bu noktada söz konusu olan çatışmaları yönetme meselesidir ve çatışma yönetme noktasında kapitalist bir şirket, demokrasiyi en çok istismar eden ve en anti-demokratik ortamdır. İşte belirlenen kişilik ve davranış genellemeleri, ötede kalan tüm hareketleri yasanın dışına koymak anlamına gelmektedir. Tabii ki bu biçim, başka çatışmaların ve sorunların önünü açmaktadır.

Buradan neyi anlamalıyız? Çalışanlar olarak, kişilik özelliklerimizi doğru olarak kavramak ve onun gerekleri ile yaşamak, daha insanca bir ücret talebi kadar doğal bir haktır. Bunun ne kadar doğal bir talep olduğunu şöyle anlatalım; çocukların eğitimi söz konusu olduğunda, onların sağlıklı bir ruh gelişimi için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olunduğu belirtir ve buna göre davranmaya çalışılır. Konu çalışanın kendisi olunca ise tüm kişilik özellikleri bükülür ve doğalıyla tüm ruhsal sorunlar sırtta küfe gibi taşınarak yaşanmaya devam edilir. Farkına varmadan, bu iş ortamı geleceğe de bırakılır. Oysa şirketlerdeki bu yıldırmaya, bu kalıplaştırmaya karşı davranış göstermemek, sessiz kalmak, hem bugünü hem yarını hiç etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. 

Eğer ki çalışanlar, en temel ilkeleri olan kişilik haklarının bükülmesine izin verirlerse, şirketler bu bilim dışı eğitimleri bize sunmaya devam edecektir. Çalışan olarak tekniğin gelişimini sağlayabilecek, girişimlerimize ön açacak ve sağlığımızın bir parçası olan ruh sağlığımızı koruyacak tüm bilgileri ve olanakları talep etmek hakkımızdır. İşveren, tabii bu hakkı hiçbir zaman bahşetmeyecektir çalışanlara. Onlar, çalışanların kendini öğüten değirmen taşı haline dönmesini izleyeceklerdir.

Tam da bu noktada, topluluk haline gelip beraber hareket etmek, örgütlü olmanın çekirdeğidir. Böyle bir örgüt, olguyu tahrif eden çarpıtmalar tarafından aşılmaz ve aşınmaz. Sorunu aşmak, çalışanların kendilerinin idaresi üzerinde söz sahibi olmalarından geçmektedir. Kişiliğini koruyan, tüm haklarını koruyabilen olacaktır.

[1] Söz konusu safsatalara örnek olarak, Hüseyin Ali’nin “Bebek Patlaması kuşağı, X Kuşağı, Y Kuşağı, Z Kuşağı… safsatası üzerine” yazısı okunabilir.

Özgür Gülsoy Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ