Özgür Gülsoy yazdı… “Grev” bizi anlatıyor!

AKP iktidarının fonladığı, Osmanlı tarihini tahrif eden, “boyalı” film ve dizilere karşı, böylesine gerçekçi ve gerçek anlamda epik bir Osmanlı anlatısı olması, “Grev”in bir başka özelliği.

18 Kasım 2021 0

Uyarı: Yazı, filmdeki belli kavram ve karakterlerden bahsetmekte.

Boyalı medya, her yeri kirletiyordu. Birinciliği tabii ki İşçi Sınıfı mücadelesini kirletmeye verdiler. Konu bu olduğunda bir dolarını bile boşa harcamayan Emperyalizm, sanata geldiğinde de tabii ki gereğini yapmaya mecbur. Onların ürettiği filmlerde varılan noktanın, tüm mücadelelerin gereksizliği ya da Post-Modernizmin ürettiği çözümler olduğu bir süreçten geçmekteyiz.

Tüm bu ezbere süreç ilerlerken, koronavirüs pandemisi süreci bir kez daha çıplak bir gerçeği ortaya çıkardı; sınıf mücadelesi son sürat devam ediyordu ve “Bizi kurtaracak olan kendi kollarımızdı.”  Tam da Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimi ile; memleket özelinde “Burjuvazi bizi is­tediği kadar ezsin, sıksın, kapasın, biz bir de­lik bulup kızıl soluğumuzu halka duyuracağız” dediğimiz günlerde, sandıkların bir köşesinde duran mücadele hikayeleri, beyaz perdede bir delik bularak “Sen Ben Lenin”, “Hakikat” ve “Grev” filmleri ile art arda geldiler. Tabii ki politik film yapmanın pek tercih edilmediği dönemde, gözlerimiz de bu filmlere döndü.

Grev filmini izleyebilenlerden biri olarak, filmle ilgili gözlemlerimi aktaracağım. Hiç kuşkusuz ki, başta da belirttiğim gibi politik filmlerin genelde “gerçekçiliğe” yer vermeye burun kıvırmasından ötürü, gerekse film kadrosundan dolayı doğal olarak başta belirttiğimiz önyargı ile yaklaştım izlemeden önce.

Grev filminde en tanıdık iki yüzden ilki Pelin Batu. Son dönemlerde yıldızı parlatılarak her taşın altından çıkarılan ve liberal siyasetlerle ortak çalışmalarda bulunan Batu’nun, işçi sınıfı mücadelesini anlatan bir filmde rol alması, en başta belirttiğimiz kaygıları duymaya sebep oluyor. Yine La Casa De Papel adındaki “ortalama muhalif” dizisinde oynayan Itziar Ituño da tanıdık yüzlerden.

Filmle ilgili, sinema sanatı yönünden ya da tarihsel tutarlılık yönünden eksik görülen taraflar olduğu belirtilmekte. Sinema yönünden, film fazlasıyla didaktik bulunmakta ki, ben bundan rahatsız olmadım. İlk sinema denemesini gerçekleştiren yönetmen Metin Yegin‘in bir belgesel yönetmeni olmasının etkisi bulunabilir. Bununla birlikte, günümüzde artık nedenselliği sıfır olan bir eğitim sistemi içinde yetişen gençlerimiz gibi, eğitim bile alamayan ve kendi hikayeleri anlatılan işçilerimizin bu ayarında didaktiklikten sıkılmanın aksine, hoşlarına gideceğini düşünmekteyim.

Filmde değinilmesi önemli olan noktaları kabartılandırmak daha uygun olacaktır. Bildiğiniz gibi, tarihsel bir film olsa da Post-Modernizmin gözlere sokulması, günümüz sinemasının şanındandır. Grev’in en güzel tarafı, bundan eser olmaması… Film, gerçekliği en çıplak, en somut şekilde ve çözümü de göstererek ortaya koymakta.

Yıl 1910… Henüz kırılamamış ve İkinci Enternasyonale hakim Batı-Merkezci düşünce, Osmanlı’daki ilk Marksistler, Hristiyan köylünün hızla mülksüzleşmesi ve işçileşmesi, Türk köylüsünün bugüne bile etkileri kalan “modern proleter olamaya çalışma” hikayesi, ataerkil Osmanlı’da kadınların katmerlenen sömürüsü, İttihat ve Terakki öncülüğünde Rum, Ermeni ve Müslüman egemenlerin Avrupa Emperyalizmi ile işbirliği, burjuvazinin tetikçisi Tefeci-Bezirgânlar, Modern Türkiye’nin mimarlarından olacak olan – daha sonra Celal Bayar olacak – genç Celal Bey’in “doğuşu”… Mete Tunçay’ın metinlerine dayanan senaryonun o dönemin fotoğrafını böylesine net çekmesi de büyük bir şans. Osmanlı’da tüm sınıf ve tabakalar, onların ilişki ve çelişkileri canlı canlı gözlerimiz önünde.

Tarihsel uyumu konusundaki en ince detaylardan biri ise, yine aynı yıl aynı başlıkla kitap olarak yazılacak olan ve sonrasında Sovyet Devrimcilerini de etkileyecek Rudolf Hilferding’in “Finans-Kapital” kavramının kullanılması. Akıllara hemen Hikmet Kıvılcımlı geliyor yine, kendisi Türkiye’ye kapitalizmin “Finans-Kapital” şeklinde giriverdiğini ve yerleştiğini şöyle aktarmakta;

“Arkadaşlarım, Türkiye’de Finans-Kapital, çok tuhaf bir olayların gelişimiyle, diyebiliriz ki batıdan hemen hemen yarım yüzyıl önce tahakküme teşebbüs etti, girişim yaptı. Hatta onu alay olsun diye bazan arkadaşlara söylerim; biz Avrupa’dan çok geriyiz, ama bu Finans-Kapital uğrunda biz Avrupa’yı çok geçtik yahu. Onlar 19. Yüzyılın sonunda Finans-Kapital tahakkümüne uğradılar. Biz 19. Yüzyılın ortasından itibaren, daha Türkiye’de kapitalizm kurulmadan, Finans-Kapitalizm teşebbüslerine giriştik. Nasıl giriştik? Bu enteresan bir gelişim oldu. Finans-Kapital, yahut tekelci sermaye deyince, bunun en oturaklı biçimi büyük kumpanyalar ve şirketlerdir, biliyoruz. Türkiye’de ilk defa 1849 yılı, bakıyoruz, bir Şirket-i Hayriye kuruluyor. İlk kumpanyası Türkiye’nin, bu gemicilik kumpanyası. Bunda iki tane hafız, bir üçüncü hafız müdür, başkan Mehmetzade Abut Efendi, bir de komprador burjuva, Teodor Kurji isminde 5 kişi bu şirketi kuruyorlar. Türkiye’de üretim yapan bir fabrika kurmadan önce, hop atlıyorlar, Avrupa’nın Finans-Kapital tahakkümü çağını açacak olan bir şirketi kuruyorlar. İlginç olan yanı bu. Ondan önce biliyoruz, Lale devrinde, ondan sonraları falan, fabrika kurma teşebbüsleri oldu Türkiye’de.” (Finans-Kapital ve Türkiye, Derleniş Yayınları – PDF, sy. 10)

Filmin en önemli özelliği, Osmanlı’ya çoktan beri girmiş olan bu biçimin nasıl işlediğinin ve nasıl Osmanlı’yı soyup soğana çevirdiğinin netçe ve sansürsüz aktarılması… Ayrıca ülkemizde haddinden fazla saygı gören ve Türkiye’de Birinci Anti-Emperyalist Kurtuluş Savaşı sonrasında Finans-Kapital egemenliğinin mimarı Celal Bayar’ın nasıl yükseldiğinin canlandırılması da, bence çok değerli bir katkı olmakta.

Filmin başka bir önemli özelliği, “sömürülen bir sosyal sınıf” niteliğindeki kadınların Osmanlı’daki başkaldırı hikayesi olması… Ataerkilliğin son derece güçlü olduğu Osmanlı’da, 1908 politik devrimi ile birlikte sınırlı gelişmeler olsa da, kadınların haftalarca grev yapması, “affedilir” bir başkaldırı değildi. Bununla birlikte kadınlar, kanunsuzluğun kanun olduğu bir Şark ülkesinde, bilinenleri ters yüz eden bir mücadele tecrübesi bıraktılar ve film bunu aktarmakta son derece başarılı. Film, kadın işçilerin gerek kullandıkları dille, kararlılıklarıyla, önderlik etmeleriyle, bugünkü kadın mücadelesi açısından önemli veriler barındırmakta.

Altını çizeceğim diğer bir yön ise, Osmanlı’dan başka ülkelere göç eden ve çoğu devrimcinin öncüsü olan işçilerin hikayesinin anlatılması. Gerek Yunanistan, gerek Ermenistan devrimcileri arasında, Osmanlı’dan gidenlerin bugünkü torunları için de önemli veriler sunduğu düşünmekteyim. Dilerim ki film, diğer ülkelerde gösterim şansı bulabilir.

Gün geçtikçe artan işçi direniş ve grevlerine düşen pay yok mu? Tabii ki var. 1908 devrimi rüzgarında henüz sendikalar yaygın değil, bu sebeple bugün sendikalar üzerinden gelişen mücadele biçimine yönelik bir veri yok. Bununla birlikte, grev kırıcılığı, ustabaşı ve aydınların iki sınıf arasında kalışı, grevcilere karşı yıldırma, işçinin kendi pratiği içinde hızlıca öğrenmesi ve “öncü”lerin işçilerden öğrenmesi, beyaz perdeye aktarılmakta. İlham alınacak çok nokta var ve bunların yansıtılması, bugünkü mücadele açısından çok önemli.

Ve Yeşil Bursa… Çoğu kişi tarafından yâd edilen güzel şehrin hikayesinin anlatılması – her ne kadar Yeşil Bursa’nın manzara olarak betimlemesi bol olmasa da –  filmin bir başka güzelliği. Hele ki Yeşil Kuşak projesi ile birlikte, cemaatlerin esir aldığı – ve betonlaştırdığı – Bursa’nın gerçek tarihinin aktarılması, onun temelinde işçilerin alınterinin olduğunun vurgulanması, yakın dönemde “Metal Fırtına” ile adını duyuran Bursa’nın gelecek hikayesi için ışık tutmakta.

AKP iktidarının fonladığı, Osmanlı tarihini tahrif eden, “boyalı” film ve dizilere karşı, böylesine gerçekçi ve gerçek anlamda epik bir Osmanlı anlatısı olması, “Grev”in bir başka özelliği. Dilerim, gelecek dönemde benzer çalışmalar çoğalır ve beyaz perdede yerini alır.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ