Savcınınki kahramanlık falan değil, siyasi iklime ayak uydurma…

İşte bizim “kahraman” savcımız da bu değişen iklimde ortada bir suç yoktur diyemeden, suçla ilgili yeterli delil bulunamamıştır diyerek zevahiri kurtarmıştır. Ortada bir kahramanlık olmadığı gibi, hukuksal olarak yapılması gerekenden uzak durmaktadır savcı. Yani sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunması gerekirken, hiç oraya gelmemekte.

04 Aralık 2018 346 0

On bir yıldır sürdürülen “Ergenekon” davasında savcı, verdiği mütalaasında;

“Ergenekon silahlı terör örgütünün varlığının, kesin ve inandırıcı delillerle kanıtlanamadığı, bu nedenle de varlığı kanıtlanamayan örgütün liderliği, üyeliği ve örgüt adına suç işlenmesinin de söz konusu edilemeyeceği anlaşılmıştır. Bu haliyle bu dava kapsamında kovuşturmaya konu edilen, ‘Ergenekon’ adlı bir terör örgütünün varlığı ispat edilememiştir.” diyerek 199 sanık hakkında beraat kararı istemiş.

Yani hukuk diliyle konuşursak “delil yetersizliğinden beraat” kararı verilsin, diyor savcı.

İlk bakışta, mütalaa ve sonuçta istenen beraat talebi olumlu gibi duruyor değil mi?

Ama gerçeklik hiç de öyle değil…

Bu noktada değerli yargıç dostumuz Sayın Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun değerlendirmesine yer verelim:

“Savcılık, beraat isterken üzerine düşeni yapmadı, kaçamak hareket etti.

“Beraat görüşü açıklanması nedeniyle, sonuca odaklanıldığı ve basında da bu boyut öne çıkarıldığı için savcılığın tutumu gözlerden kaçtı.

“Nasıl mı…

“Önce savcılığın ETÖ yönünden nasıl görüş açıkladığına bakalım.

“Yargılamada kişinin o suçu “kesin olarak işlemediği” ortaya çıkarsa, bu duruma dayanılarak ve buna uygun maddeye göre beraat kararı verilmesi gerekiyor.

“Böyle bir durumda, Ceza Yargılaması Yasası’nın (CYY) 223/2-b maddesine göre beraat kararı verilmesi gerekiyor.

“Savcılık, ETÖ diye bir örgüt “kesin olarak kurulmamıştır”, dolayısıyla suçlananlar bu örgütle ilgili hiç bir suç işlememiştir, “kesin olarak böyle bir suç işlenmemiştir” demedi.

“ETÖ bir kurgudur, kumpastır demedi.

“Savcılık bu maddeye göre de beraat istemedi.

“Bu maddeye göre beraat istemek demek, bir kurgu ve kumpasın da varlığının kabulü demek.

“Böyle bir kurgu ve kumpas yaratmak hali de suç olmakla, görev sırasında, görev gereği öğrenilen bu konuda da, kurgu ve kumpası yaratanlar hakkında suç duyurusunda bulunma zorunluluğunun ortaya çıkması da demek.

“Savcılık bu maddeye göre beraat istese, beraat kararı vermesi durumunda mahkemeden bu kurgu ve kumpası yapanlar ve yaratanlar konusunda da, suç duyurusunda bulunmasını da istemesi gerekirdi ki onu da yapmadı.” (https://www.abcgazetesi.com/omer-faruk-eminagaoglu/ergenekon-davasinda-gercekten-kumpas-denildi-mi/haber-114288)

Yani savcı, CMK 223/2-e maddesine göre “delil yetersizliğinden beraat” yerine, “Ergenekon Terör Örgütü” diye bir örgüt hiç olmamıştır, “böyle bir suç hiç işlenmemiştir” diyerek CMK 223/2-b maddesinden beraat istemiş olsa; dava savcıları ve yargıçlarıyla birlikte, “ben bu davanın savcısıyım” diyenlere de; Beşiktaş’ta, Silivri’de kurulan Nemrut Mustafa Paşa Divanı’nın savcılarını “süper savcı” ilan edenlere ve onlara zırhlı aracını verenlere de işlem yapılmasını istemesi gerekirdi.

İşte burası el yakıyor…

Herkes FETÖ şeytanını taşlama yarışına girmişken savcının bu komplonun gerçek sorumlularının üstüne gidebilmesi mümkün mü?

Daha doğrusu böyle bir talepte bulunması halinde, yargılamalar döneminde tahliye kararları veren ya da alınan keyfi kararlara muhalefet şerhi yazan namuslu yargıçların başına gelenlerin aynısının, hatta daha kötüsünün kendi başına geleceğini düşünmeden edemiyor, savcı.

O nedenle “tehlikeli sular”a girmekten kaçınıyor.

Mevcut siyasi iklim neyi gerektiriyorsa onu yapıyor.

Bu arada on yıl önceki bir anımızı hatırladık.

Ergenekon maskeli CIA operasyonlarının tam gaz sürdürüldüğü günlerdi.

5 Temmuz 2008’de ilk üst düzey komutanlardan Şener Eruygur ve Hurşit Tolon tutuklanıp Kandıra F Tipi Cezaevine gönderilmişlerdi. Tutukluluklarının ikinci haftasında, rahmetli Orhan Ağabeyimizin de bulunduğu bir Halkçı Hukukçular heyeti olarak kendilerini ziyaret ettik.

İkisi de edindikleri Ceza ve Usul Yasalarını hemen hatmetmişlerdi. Soruşturmada kendilerine sorulan sorulara, dosyadaki delillere baktıklarında kendilerinin tutuklanmasına akıl erdiremiyorlardı. Ne de olsa “Ergenekon” diye bir örgüt yoktu ve gerek muvazzafken gerekse emeklilikten sonra yaptıkları faaliyetlerin tamamı yasaldı. Birisi ADD Genel Başkanı olarak diğeri de Cumhuriyetçi kadınlara verdiği seminerlerle hiçbir suç unsuru olmayan faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu faaliyetlerin Ceza Yasasındaki suç tanımına uymadığını, bu nedenle de tutukluluklarının uzun sürmeyeceğini ve en kısa sürede iddianamenin hazırlanıp, mahkemece serbest bırakılacaklarını umuyorlardı.

Biz, o zaman, bu paşalara şöyle demiştik;

Size bu yapılanlar tamamen siyasi. En küçük hukuki ve yasal dayanağı yok bu zulümlerin. Bu operasyonlar AB-D Emperyalistleri ve yerli işbirlikçileri hainlerin; ulusalcı, yurtsever ve laik güçleri yıldırma, sindirme ve tasfiyesidir demiştik, kendilerine…

Devamında da, sizi belli bir süre yatıracaklar ve amaç hasıl olunca salacaklar, o nedenle yapılanlar meşru ve yasal değildir, sizler de bu mahkemelerde ifade vermeyin, bunların meşruiyetlerini tanımayın, dedik.

Çünkü birisi (Şener Eruygur); “Üs’ler kapatılmalı NATO’dan çıkılmalı” diyordu, diğeri (Hurşit Tolon); ABD’li conilerin Kuzey Irak’ta askerlerimizin başına çuval geçirdikleri gün ABD ziyaretini yarıda kesip ülkeye geri dönmüş ve “Annan Planı kabul edilirse Kıbrıs elden gider” diyordu. Antiemperyalist, tam bağımsız, laik bir Cumhuriyeti savunuyorlardı.

Bu nedenle de Emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerin hedefindeydiler.

Kendilerine; bu CIA Operasyonunu deşifre edin, tanımayın bu mahkemeleri demiştik. Ama maalesef sayfalarca ifade verdiler bu Nemrut Mustafa Paşa Divanları’nda. Göremediler Emperyalistlerin, Türk Ordusu üzerindeki oyunlarını.

Yargılamaların başladığı Silivri Zindanlarında bu davaların birer komediden ibaret olduğu açıkça görüldü. İddianameler bile kopyala-yapıştır yöntemiyle aynı olayların sekiz on yerde tekrarından ibaretti. İsnat edilen suçlamaların dayanaksızlığı çok açıktı. Ama buna rağmen yüzlerce insanı üçer-beşer, yedişer-sekizer yıl yatırdılar.

ABD’nin kucağında yaşayan, ülkemizi Ortaçağcı bir din devletine götürmek isteyen Fetullah İblisi ile amaç birliği içindeki AKP’giller; AB-D Emperyalistlerinin ve dolayısıyla CIA, MOSSAD’ın planlarını uygulayarak, Ergenekon’dan Balyoz, Odatv, Devrimci Karargâh, Casusluk vb. davalarını yarattılar. Askerlerin yanında Bilim İnsanları, Gazeteciler, Yazarlar vb. her türlü suça bulaşmış Kontrgerilla elemanlarıyla aynı torbaya doldurulup bu CIA operasyonunun kapsamına alındı.

Hepsinin birer kumpas olduğu belliydi ve kanıtlandı.

AKP’giller’in açık desteği ile ordu içine yerleştirilen binlerce FETO’cu hain, ordudan tasfiye edilen Mustafa Kemalci, Laik, Ulusalcı askerlerin yerine görevlendirildi, kilit noktalara yerleştirildi. Bu iki Ortaçağcı güç arasında başlayan Ganimet Paylaşım Savaşı 15 Temmuz’da zirveye ulaştı. Savaş FETO’cuların tasfiyesi ile sonuçlandı.

Ordu, artık çöp kamyonlarının arkasına gizlenmiş, site güvenlikçilerine dönüştürüldü. Yargı, tamamen çökertildi. Üniversiteler bilimden uzaklaştırıldı. Gazetelerin neredeyse tamamı yandaşlaştırıldı. Öyle ki, bir günde beş ayrı gazetede aynı manşeti görür hale geldik.

Bu arada yerli-yabancı Parabalarının ekonomik ve politik zulmü katlanarak arttı.

Ortadoğu’da BOP’un yaşama geçirilmesi için bir hayli yol alındı. AKP’giller ülkenin Yeni Sevr’e götürülmesi için AB-D Emperyalistlerine tam teslim oldu. Meclisteki Amerikancı sözde muhalefet partileri de aynı senaryonun birer figüranları olarak yangına odun taşımaktalar.

Yani AB-D Emperyalistlerinin planı tıkır tıkır işledi ve amaç hasıl oldu.

İklim değişti.

Dolayısıyla “Ergenekon” davasına da ihtiyaç kalmadı.

İşte bizim “kahraman” savcımız da bu değişen iklimde ortada bir suç yoktur diyemeden, suçla ilgili yeterli delil bulunamamıştır diyerek zevahiri kurtarmıştır. Ortada bir kahramanlık olmadığı gibi, hukuksal olarak yapılması gerekenden uzak durmaktadır savcı. Yani sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunması gerekirken, hiç oraya gelmemekte.

İşin başka bir garip yönü de, bazı aklı evvel zavallıların, “beraat istedi” diye bu savcıya teşekkür etmeleridir.

Ne diyelim, insanın cahilliği illaki okuma yazma bilmemesinden kaynaklanmıyor ki…

 

Av. Tacettin Çolak Diğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ